Yapay zekâ üzerine yürütülen tartışmaların büyük bölümü, modellerin ne kadar güçlü olduğu, hangi meslekleri dönüştüreceği, ekonomiye nasıl yön vereceği veya ülkeler arasındaki rekabeti nasıl şekillendireceği üzerinde yoğunlaşıyor. Daha büyük modeller, daha hızlı işlemciler, daha akıllı yapay zekâ ajanları ve trilyonlarca dolarlık yatırımlar gündemin ilk sıralarında yer alıyor.

Oysa bütün bu teknik gelişmelerin gölgesinde kalan çok daha temel bir soru var.

“Yapay zekâ bizi nasıl değiştiriyor?”

MIT profesörü, psikolog ve teknoloji araştırmacısı Sherry Turkle, 29 Eylül 2026 tarihinde yayımlanması planlanan “Artificial Intimacy: Who We Become When We Talk to Machines” adlı kitabında bu sorunun peşinden gidiyor. Yaklaşık kırk yıldır teknoloji ile insan arasındaki ilişkiyi inceleyen Turkle, bu kez üretken yapay zekâ çağının duygusal, psikolojik ve toplumsal sonuçlarını mercek altına alıyor. Kitabın daha yayımlanmadan uluslararası teknoloji çevrelerinde tartışılmaya başlamasının nedeni de bu. Çünkü Turkle, yapay zekânın yalnızca çalışma biçimlerimizi değil, “insan olma biçimimizi” de dönüştürmeye başladığını savunuyor.

Sherry Turkle, bu tartışmayı ilk kez yapan bir isim değil. Teknoloji ile insan arasındaki ilişkiyi uzun yıllardır araştıran dünyanın en saygın akademisyenlerinden biri olarak kabul ediliyor. Özellikle “Reclaiming Conversation” adlı kitabında akıllı telefonların ve sosyal medyanın yüz yüze iletişimi nasıl zayıflattığını, dinleme kültürünü nasıl aşındırdığını ve empati kurma becerimizi nasıl gerilettiğini ayrıntılı biçimde ortaya koymuştu.

Ona göre insanlar birbirleriyle daha fazla bağlantı kuruyor gibi görünse de gerçekte daha az konuşuyor, daha az dinliyor ve giderek daha yalnız hâle geliyordu. Yeni kitabı ise bu tartışmayı çok daha ileri bir noktaya taşıyor. Çünkü artık yalnızca ekranlara bakmıyoruz; ekranın arkasındaki yapay zekâ ile konuşuyor, ona soru soruyor, tavsiye alıyor, sırlarımızı paylaşıyor ve kimi zaman duygusal destek arıyoruz.

Turkle'ın dikkat çektiği kırılma noktası tam da burada başlıyor. Yapay zekâ artık yalnızca bilgi veren bir araç olmasının yanı sıra, kendisini arkadaş, sevgili, yaşam koçu hatta psikoterapist olarak sunabilen yeni bir dijital aktöre dönüşüyor. Her zaman ulaşılabilir olması, sabırla dinlemesi, bizi yargılamıyormuş gibi görünmesi ve her soruya cevap vermesi, onu birçok insan için cazip bir dijital yol arkadaşına dönüştürüyor.

Günümüzde milyonlarca insan, günün herhangi bir saatinde yapay zekâ ile sohbet edebiliyor, yalnızlığını paylaşabiliyor, fikir danışabiliyor veya moral bulmaya çalışabiliyor. Teknoloji ilk kez yalnızca üretkenliği artıran bir araç olmaktan çıkıp insanların duygusal yaşamına doğrudan temas eden bir ilişki biçimine dönüşüyor.

Turkle'ın asıl uyarısı ise bu noktada başlıyor. Ona göre insanlar zamanla “gerçek empati ile empati simülasyonunu birbirine karıştırma riskiyle karşı karşıya kalıyor”. Yapay zekâ bizi gerçekten hissetmez, yalnızca hissetmiş gibi görünen cevaplar üretir. Büyük dil modelleri istatistiksel örüntülerden hareketle en uygun cümleyi oluşturur, sevinmez, üzülmez, özlemez ya da kaygılanmaz. Ancak ürettiği dil o kadar doğal hâle gelebilir ki kullanıcı, karşısında gerçekten kendisini anlayan bir bilinç bulunduğunu hissedebilir. Böylece zamanla, gerçek insan ilişkilerinde oluşan güven, samimiyet ve duygusal bağ yerine, yapay zekânın bunları ikna edici biçimde taklit eden iletişimini yeterli görmeye başlayabiliriz.

Bu durumun uzun vadeli etkileri düşündürücüdür. Başkalarına özen göstermek, sabretmek, yalnız kalabilmek, anlaşmazlıklarla yüzleşebilmek, affedebilmek ve derin ilişkiler kurabilmek, insan olmanın temel becerileri arasında yer alır. Bu özellikler hazır olarak elde edinilmez, aile içinde, arkadaşlık ilişkilerinde, iş hayatında ve toplumsal yaşamın içinde gelişir. Gerçek ilişkiler zaman zaman kırgınlık, hayal kırıklığı, yanlış anlaşılma ve çatışma içerir, bu deneyimler insanı olgunlaştırır. Yapay zekâ ise çoğu zaman bizi eleştirmez, reddetmez, sabrını yitirmez ve bizden karşılık beklemez. Bu nedenle, yapay zekâ ile kurulan etkileşimlerin yaygınlaşması, insan ilişkilerinin doğasını fark edilmeden değiştirebilir.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri de bu dönüşümü yalnızca yetişkinler üzerinden değil, insan yaşamının bütün evreleri boyunca ele almasıdır. Çocukların ilk bağlanma deneyimlerinden yaşlılık dönemine ve ölümle yüzleşmeye kadar uzanan geniş bir çerçevede yapay zekânın insan hayatındaki yerini sorguluyor. Özellikle çocukların gelişim sürecinde empati, sabır ve sosyal becerilerin gerçek insan ilişkileri içinde öğrenildiği düşünüldüğünde, yapay zekânın bu süreçte nasıl bir rol üstleneceği önemli bir araştırma konusu hâline geliyor. Benzer şekilde yalnız yaşayan yaşlı bireyler için yapay zekâ önemli bir destek sağlayabilir, ancak bu desteğin gerçek insan ilişkilerinin yerini alması yeni etik soruları da beraberinde getiriyor.

Turkle'a göre teknoloji bize risk almamıza, belirsizliklerle yaşamamıza, zor konuşmalar yapmamıza ve kendi muhakememize güvenmemize gerek olmadığı duygusunu da aşılıyor. Oysa insan karakteri bu belirsizlikler içinde gelişir. Bir dostla yaşanan anlaşmazlığı çözmek, bir yakınımızı teselli etmek, özür dilemek ya da affetmek algoritmaların değil, insan olmanın parçasıdır. Eğer yapay zekâ bütün bu zor süreçleri bizim yerimize üstlenmeye başlarsa, kısa vadede daha konforlu bir yaşam elde edebiliriz; fakat uzun vadede insan ilişkilerinin en önemli öğrenme alanlarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalabiliriz.

Elbette yapay zekânın sağladığı kolaylıkları inkâr etmek mümkün değildir. Takvimimizi düzenleyen, seyahatimizi planlayan, karmaşık raporları özetleyen, metinlerimizi geliştiren ve rutin görevleri otomatikleştiren sistemler günlük yaşamımıza büyük katkılar sunuyor. Eğitimden sağlığa, bilimden mühendisliğe kadar pek çok alanda üretkenliği artırıyorlar. Sorun teknolojinin kendisi değil onun insan ilişkilerinin yerine geçmeye başlamasıdır. Çünkü dostluk, sevgi, güven ve empati yalnızca doğru cümleleri kurabilmekten ibaret değildir. Bunlar karşılıklılık, fedakârlık, sorumluluk, sabır ve birlikte yaşanmış gerçek deneyimlerin ürünüdür.

Aslında Turkle'ın kitabı “toplumun yalnızlık krizini” de yeniden düşünmeye davet ediyor. Belki de insanlar yapay zekâya bağlandıkları için yalnızlaşmıyor, yalnız oldukları için yapay zekâya yöneliyorlar. Eğer öyleyse, çözüm daha gelişmiş sohbet botları üretmek değil, insanların birbirleriyle yeniden güçlü bağlar kurabilecekleri sosyal ortamları güçlendirmek olacaktır. Yapay zekâ bu süreçte değerli bir yardımcı olabilir, ancak insan ilişkilerinin yerine geçen bir alternatif hâline geldiğinde, teknolojik ilerleme toplumsal bir gerilemeye dönüşebilir.

Henüz yayımlanmadan uluslararası teknoloji ve düşünce çevrelerinde geniş yankı uyandıran “Artificial “Intimacy” kitabı, büyük olasılıkla yapay zekâ çağının en önemli etik ve sosyolojik eserlerinden biri olmaya aday görünüyor. Sherry Turkle, bu kitabında algoritmaların teknik kapasitesinden çok, insanın dönüşen doğasına odaklanıyor. Çünkü geleceği belirleyecek olan yalnızca daha güçlü yapay zekâ modelleri değildir. Aynı zamanda o modellerle yaşayan insanların nasıl bir toplum inşa edeceğidir.

Asıl soru, “yapay zekâ ile birlikte yaşarken empatiyi, dostluğu, sabrı ve insan olmanın anlamını koruyup koruyamayacağımız” olacaktır. Ve bu nedenle bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:

“Yapay zekâ ile konuşurken, ne kadar insan olarak kalabiliriz?”