I. Yaratmak: İnsanın Kendini Aşma Arzusu
İnsan yalnızca dünyaya uyum sağlayan bir canlı değildir. Aynı zamanda dünyayı değiştiren, yeniden düzenleyen ve kendi ihtiyaçlarına göre biçimlendiren bir varlıktır.
Ateşin denetim altına alınmasından tekerleğin icadına, yazının bulunmasından modern makinelere kadar insanlık tarihi büyük ölçüde insanın doğanın kendisine sunduklarıyla yetinmemesinin tarihidir. İnsan, eksik gördüğü şeyi tamamlamak, ulaşamadığı yere ulaşmak, yapamadığını yapabilir hâle gelmek ister. Bu nedenle teknoloji yalnızca araç üretmenin değil, insanın kendi sınırlarını aşma çabasının da ürünüdür.
Ne var ki burada felsefi bir paradoks ortaya çıkar. İnsan bir şeyi yaratırken onu kendi amaçlarının hizmetine sunmak ister. Fakat yarattığı şey güçlendikçe kendi başına sonuçlar üretmeye başlar. Böylece insan, kendi eserinin yalnızca yaratıcısı değil, aynı zamanda onun sonuçlarıyla yaşamak zorunda olan bir varlığa dönüşür. Teknolojik yaratımın hemen her döneminde görülen tedirginliğin temelinde bu ikili durum vardır: İnsan hem yaratmak ister hem de yarattığı şeyin kendisini aşmasından korkar.
Bu gerilim insanlığın eski anlatılarında da görülebilir. Prometheus’un tanrılardan ateşi çalarak insanlara vermesi bir ilerleme öyküsü değildir. Aynı zamanda bilginin ve gücün bedeline ilişkin bir uyarıdır. Ateş insanı koruyabilir, ısıtabilir ve uygarlığın temelini oluşturabilir. Fakat aynı ateş yakabilir ve yok edebilir. Buradaki mesele ateşin “iyi” ya da “kötü” olması değildir. Asıl mesele, insanın elde ettiği gücü nasıl kullanacağıdır.
Benzer bir düşünce daha sonra Mary Shelley’nin “Frankenstein” romanında yeniden ortaya çıkar. Frankenstein’ın trajedisi yalnızca bir insanın yapay bir canlı yaratması değildir. Daha derin sorun, yaratıcının yarattığı varlık üzerindeki sorumluluğunu taşıyamamasıdır. İnsan yaratmak istemiş fakat yarattığının sonuçlarını yönetmeye hazır olmamıştır.
Bu nedenle insanın kendi yarattığından korkması, yalnızca bilinmeyenden korkması anlamına gelmez. İnsan aslında kendi gücünün sonuçlarından da korkmaktadır. Çünkü teknoloji, insanın kapasitesini büyütürken aynı zamanda onun hatalarını, tutkularını ve zaaflarını da büyütebilir.
Belki de insanın teknolojik yaratımları karşısındaki korkusunun ilk kaynağı tam olarak burada bulunmaktadır: İnsan yarattığı nesnede yalnızca kendi zekâsını değil, kendi sınırlarını da görür. Bir teknoloji ne kadar güçlü hâle gelirse insanın kendisine yöneltmesi gereken soru da o kadar ağırlaşır: “Bunu yapabiliyor olmamız, bunu yapmamız gerektiği anlamına gelir mi?”
İnsan böylece kendi yarattığı dünyada hem kurucu hem de sorgulayıcı konumundadır. Teknoloji ilerledikçe soru artık yalnızca “Ne yapabiliriz?” değildir. Daha temel soru şudur: “Yarattığımız güçle nasıl yaşayacağız?”