Türkiye'de yaşamın durduğu, demokrasinin askıya alındığı, işkencenin ayyuka çıktığı tarih!

12 Eylül'ler

12 Mart'lar unutulmamalı!

İşkence tezgâhında, işkence altındaki tutuklulara "biraz daha dayanır, devam edin; dayanamaz, ara verin" talimatı veren tıbbın yüz karası doktorlar da unutulmamalı.

Mamak ve Metris gibi cezaevlerindeki siyasi mahkûmlar üzerinde psikiyatrik araştırmalar ve ilaç deneyleri yaptığı bilinen Prof. Dr. Turan İtil ve Tabip Yüzbaşı Metin Denli ve diğerleri de en az Raci Tetik kadar işkencecilerdi.

Turan İtil kardeşi Muazzez İlmiye Çığ ile birlikte Hamide Zekeriya İtil (HZİ) Vakfı'nı kurmuşlardır. Prof. İtil bu vakıf adına cezaevlerinde tutuklular üzerinde insanlık dışı psikiyatrik deneyler uygulamıştır.

(M. İ. Çığ bu uygulamalardan habersiz olduğunu açıklamıştır. Ne kadar habersizse!)

*

28 Nisan 2019'da Raci Tetik’in ölümü üzerine yazdığım yazı.

ALBAY RACİ TETİK

12 Eylül cuntasının Mamak askeri cezaevi komutanı, işkenceci Albay Raci Tetik…

Sana ölüm yetmez, sana cehennem alevleri yetmez, bin yıl yaşamalıydın ve sana bizzat işkence ettiğin her genç sırayla senin yaptıklarından sadece birini, yalnızca bir kere yapmalıydı. Bin yıl değil on bin yıl yaşasan sana elini değdirecek gençlerin sırasının sonu gelmezdi; binlerce gence işkence yaptın, binlerce gencin onurunu kırdın, binlerce genci insanlıktan çıkardın.

Yaşadığımız travmayı hala atlatabilmiş değiliz. Sen 12 Eylül Cuntasının kirli maşalarından sadece biriydin ve işkencenin hakkını tam anlamıyla verenlerdendin. Yönetiminde ve bizzat uyguladığın işkencelerde 12 kişi öldü. Gerçi Metris ve Diyarbakır cezaevlerinde yapılanlar da senin yaptıklarından geri kalmamıştı.

Seni son kez 6. koğuşun kapısında görmüştüm. Önce mazgaldan sadece dudaklarını büze büze konuştuğun ağzın gözüktü ve akla gelebilecek her hakareti içeren söylevinden sonra yok oldu. İşkencelerine artık dayanamaz olmuş, kapıyı kilitlemiş, arkasına ranza dayamıştık. Çok sürmedi, yanında kaynak makinesi taşıyan bir ekiple yeniden göründün. 1984’ü 1985’e bağlayan yılbaşıydı, biz siyasi tutuklulara tek tip elbise giymeyi zorunluluk olarak höykürmüştün, hoparlörlerden marşlar çalıyordu. Kapıyı arkasından ranzalarla desteklemiştik.

Marş çalınmaya başladığında yeni bir işkence dalgasının habercisi olduğunu tüm siyasi tutuklular bilirdik. Yine öyle oldu, marşlar eşliğinde 6. koğuşun kapısını kaynak makinesiyle kestirdin ve içerdekileri yaka paça, yerlerde sürükleye sürükleye işkence köşelerine çektirdin. Hiçbir siyasi tutuklunun bedeninde kanamadık tek bir nokta kalmayıncaya kadar işkence ettirdin ve sonuna kadar da başımızda bekledin. Bizzat katıldıkların da oldu. Sonrasında soluk alıp verebilen canlı cenazeler halinde bir kenara yığdırdın.

Bu işkencelerin arkasından tüm tutuklular açlık grevine başladı. Grev ölüm orucuyla devam etti ve 42 gün sürdü. Yönettiğin cezaevinin her noktası bir işkence sahnesiydi. Yaptıklarınız öyle ayyuka çıktı ki Avrupa'dan bir heyet ziyarete geldi. Aynı dönemde yaşasaydın Mussolini'nin kahverengi gömleklilerine, Adolf'un Nazilerine, Gestapo'suna, Franko'ya, Salazar'a, Şili’nin çağdaşın Pinoche’sine şapka çıkarttırırdın.

Zaten seni ve senin gibi cellatları tarif ederken, o küçük Latin Amerika ülkesindeki ünlü kampta sizi eğitenlerden birisi, basına verdiği demeçte "Elemanlarımız işlerinde çok becerikliydi, ancak aralarındaki en vahşi ve gaddarları Türkiye'den gelenlerdi." diyebilmişti. Elemanları kontr-gerilla, Gladio, özel harpçiler ve görünürde adları Ülkücü olanlardı. Senin ve emrindekilerin işkencelerinden gözünü açamayan insanlar açlık grevleri ve ölüm oruçları yaşadı. 42 gün yemek yemedi, su içmedi ama sen işkenceden bir milim geri adım atmadın. Hatta dozunu arttırarak devam ettin.

Senin içkence tezgahında 12 insan yaşamını yitirdi. 12 can aldın, bağırta bağırta. Ölmeden önce yargılanmanı, insanlık mahkemesinde boyunun ölçüsünün alınmasını can-ı gönülden isterdim. Yargılanmadan gittin, tıpkı diğerleri gibi. Yargılanmalıydın, yargıçların da işkence ettiğin gençler olmalıydı.

"Cehennem dediğin dal odun yoktur/herkes odununu buradan götürür."

Ateşin bol olsun. Cehennemin kor alev köşesinde ‘netekim’ generalin seni bekliyor. Düşüncelerini hiç onaylamadığım insanlara bile söylemeyi uygun bulmadığım cümleyi sana söyleme gereği duyuyorum: Ateşin bol olsun. Ateşin bol olsun. Ateşin bol olsun.

Nazım'ın ifadesiyle, ülkemin en kara günü, sen ve senin gibilerin "ana rahmine düştüğü gecedir".

Giderken ilk sorulacak soru sana yönelmeyecek, işkence ettiğin gençlere yönelecek: "Nasıl bilirdiniz?"

Yanıtı sen zaten biliyorsun: Katil, işkenceci, cani.