Bazen bir edebiyatçının değeri, yaşadığı dönemin yayın olanaklarıyla ölçülüyor. Oysa edebiyat, yayınevi kataloglarından daha geniş bir ülkedir.

Bir yazarın masasında kalmış dosya da edebiyattır.

Bir gazetenin sararmış sayfalarında unutulmuş roman da edebiyattır.

Bir çekmecede bekleyen şiir de…

Yeter ki o söz, gerçek bir yaşamın içinden çıkmış olsun.

Yeter ki bir insan, kendisini ve çağını anlatmak için kalemi eline almış olsun.

Mehmet ağabeyim kalemi eline alanlardandı.

Üstelik bunu hiçbir zaman büyük iddiaların arkasına sığınarak yapmadı. Sessizce yazdı. Öğretmenlik yaptı. İnsan yetiştirdi. Şiirler yazdı. Öyküler yazdı. Romanlar yazdı.

Ve kendi çağının edebiyatına, kendi olanakları ölçüsünde bir iz bıraktı.

Şimdi düşünüyorum da…

Belki de ölüm, insanın ardından bırakabileceği en büyük soruyu ortaya çıkarıyor:

“Geride ne kaldı?”

Bir ev mi?

Bir eşya mı?

Bir isim mi?

Bir mezar taşı mı?

Yoksa başkalarının yüreğinde bıraktığı iz mi?

Mehmet ağabeyimden bana kalan, yalnızca kardeşlik anıları değil.

Onun şiirleri var.

Öyküleri var.

Gazete sayfalarında kalmış romanları var.

Ve bütün bunların ötesinde, yazmış olmanın sessiz tanıklığı var.

Ben bir yazar olarak, onun bu yönüne bugün daha başka bir gözle bakıyorum.

Ağabeyim olduğu için değil yalnızca.

Bir edebiyat emekçisi olduğu için.

Bir öğretmen olarak insan yetiştirdiği, bir şair olarak duygularını söze dönüştürdüğü, bir romancı olarak kendi dünyasını kurduğu için…

Keşke beş romanı da zamanında kitap olarak yayımlansaydı.

Keşke şiirleri bir kitapta toplansaydı.

Keşke öyküleri bir araya getirilip yeniden okura sunulsaydı.

Keşke bugün onun kitaplarını elimize alıp sayfalarını çevirebilseydik.

Ağabeyimin üç oğlu bir kızı vardı. Oğullarının İzmir’de daireleri ve binek araçları vardı. Her birisi, babalarının ikişer kitabını bastırabilecek olanağa sahiptiler. Ama nedendir, bu işe yanaşmadılar.

Onu, yaşamı boyunca taşıdığı öğretmen kimliğiyle, şair yüreğiyle ve romancı duyarlığıyla anmak istiyorum.

Ve onun adını, kendi adımdan ayrı bir yerde, edebiyatın içinde anmak istiyorum.

Çünkü ağabeyim Mehmet Gündoğar, aynı zamanda yazan, üreten sanatçı ruhlu bir kişiydi. Ben çocukluğumdan itibaren ona çok özenmişimdir. Yazmaya üretmeye başlamamda onun özendirmesi ve emeği vardır.

Yazmak, insanın dünyaya bıraktığı en derin izlerden biridir.

Bir insan ölür.

Ama sözü kalır.

Bir ses susar.

Ama şiiri konuşmayı sürdürür.

Bir yazar göçer.

Ama romanı, eğer gün ışığına çıkabilirse, onun ardından yürümeye devam eder.

Mehmet ağabeyimin ardında işte böyle bir miras kaldı.

Kitaba dönüşememiş beş roman…

Gazete sayfalarında kalmış öyküler…

Şiirler…

Ve onları yeniden okuyacak bir geleceğin umudu.

Ben onun kardeşi olarak bu mirasın önünde yalnızca hüzünle değil, sorumluluk duygusuyla da duruyorum.

Belki de oğullarından birisi baba mirasına sahip çıkıp taslak kitaplarından birisini yayımlayıp okurla buluşturuverir.

Kim bilir, sevgili ağabeyim; bir yıl önce bıraktığın sessizliğin içinden, kendi sözcüklerinle yeniden konuşmaya başlarsın.

Ben de bir kardeş ve bir yazar olarak, onun sesine kulak veririm elbet.

Çünkü insanın yitirdiklerine yapabileceği en büyük iyilik, onları yalnızca anımsamak değil; onlardan kalan güzelliği geleceğe taşımaktır.

Mehmet ağabeyim…

Aramızdan ayrılalı bir yıl oldu.

Seni özlüyorum.

Ama seni yalnızca özlemle anmak istemiyorum.

Seni şiirinle, öykülerinle, romanlarınla, öğretmenliğinle ve insanlığınla anmak istiyorum.

Belki bir okur, kitabını eline alacak.

İlk sayfayı açacak.

Ve sen, yıllar sonra yeniden bir okurla buluşacaksın.

İşte o zaman, ölümün susturamadığı o sesini bir kez daha duyacağız:

“Ben buradayım.”

Ruhun şad olsun sevgili ağabeyim.

Bir kardeşin olarak seni özlemle; bir yazar olarak
sana duyduğum saygıyla; bir edebiyatçı olarak da yarım kalmış eserlerinin önünde taşıdığım vefa duygusuyla anıyorum.

Şimdi bize düşen, o kelimelerin yolunu yeniden açmak, açabilmek…

Yerin Cennet olsun, ışıklar içinde uyu ağabeyciğim.