30 Ağustos 1922... Bir takvim yaprağı olmadığı gibi, sadece savaşın kazanıldığı bir tarih de değildir. 30 Ağustos, bir ulusun, kendi kaderini başkalarının eline bırakmadığını bütün dünyaya ilan ettiği gündür. Yok edilmek istenen bir ulusun, varlığını kendi iradesiyle yeniden kurduğu gündür.
30 Ağustos Zafer Bayramı'nın 104. yılını kutlarken, bu tarihi sadece geçmişin gururuyla anmak yetmez. Zira bazı tarihler üzerinden yıllar da geçse, anlamını yitirmez, her kuşakta yeniden düşünülmesi gerekir. 30 Ağustos böyle bir tarihtir.
Zira karşımızda sadece bir düşman ordusu yoktu. Karşımızda Anadolu'nun paylaşılması, Türk ulusunun egemenliğinin ortadan kaldırılması ve bağımsız bir devlet kurma iradesinin yok edilmesi vardı. Mondros Ateşkesi'nden sonra Anadolu'nun dört bir yanı işgal edilmiş, Osmanlı ordusu dağıtılmış, peşinden Sevr dayatılmıştı.
Sevr, sıradan antlaşma değildi. Anadolu'nun siyasal, ekonomik ve askerî bakımdan parçalanmasını öngören bir tasarıydı. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun'dan başlayıp Amasya, Erzurum ve Sivas üzerinden Ankara'ya uzanan mücadelesinin temelinde bu gerçek vardı.
Ulusun kaderini yine ulusun iradesi belirleyecektir. Bu tümce, Ulusal Mücadele'nin özüdür. Konu işgal kuvvetlerini Anadolu'dan kovmanın ötesinde egemenliğin kaynağını saraydan ulusa taşımaktı. Saltanatın kullarından Cumhuriyetin yurttaşlarına... Kaderini bekleyen bir toplumdan kendi geleceğini kuran bir ulusa...
30 Ağustos'u Cumhuriyet'ten ayrı düşünmek bu nedenle olası değildir. 30 Ağustos, Cumhuriyet'e giden yolun askerî zaferidir. Cumhuriyet ise bu zaferin siyasal ve toplumsal sonucudur.
Büyük Taarruz'un 26 Ağustos'ta başlaması, 30 Ağustos'ta Dumlupınar'da kazanılan Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve peşinden İzmir'in kurtuluşuna uzanan süreç, tarihin akışını değiştirdi. Zira savaş meydanlarındaki zafer, masadaki bağımsızlığın önünü açtı.
Lozan ve Cumhuriyet bunun sonucudur. Peşinden hukuk, eğitim, kadınların yurttaşlık hakları, laik hukuk düzeni, ekonomik kalkınma ve çağdaşlaşma hamleleri geldi.
30 Ağustos sadece düşmanı yenmekten öte, bağımsız bir devlet kurabilecek iradeyi ortaya koymaktır. 30 Ağustos'u sadece askerî tarih içinde değerlendirmek yarım kalır. 30 Ağustos aynı zamanda bir uygarlık tercihidir.
Mustafa Kemal'in savaş meydanındaki komutanlığı ile Cumhuriyet sonrasındaki devrimci önderliği birbirinden koparılamaz. Zira hedef sadece toprak kazanmak değildi. Toprağın üzerinde özgür, akılcı, çağdaş ve onurlu bir toplum kurmaktı.
Büyük Zafer savaş meydanında kazanıldı, asıl mücadele ise bağımsız ve güçlü bir devlet kurmaktı. Bağımsızlık, ekonomi, eğitim, bilim, teknoloji, hukuk ve kültürde kendi kararlarını verebilme gücüyle her gün yeniden kazanılır.
21. yüzyılda emperyalizm artık yalnızca işgal ordularıyla değil, ekonomik, teknolojik ve stratejik bağımlılıklarla da kendini gösteriyor. Bağımsızlık sınırları korumanın yanında ekonomi, bilim, teknoloji, hukuk ve kurumlarda güçlü olmaktır. Gerçek bağımsızlık, kendi kararlarını kendi iradesiyle verebilen bir devlet olmaktır.
Siyasi bağımsızlığın ekonomik temeli yoksa, bağımsızlık uzun süre ayakta kalamaz. 30 Ağustos'un bugünkü kuşaklara bıraktığı görev açıktır. Bağımsızlığı miras olarak tüketmeden, onu her alanda yeniden üretmek. Bunun yolu da hamasetten değil, akıldan, bilimden, üretimden ve güçlü kurumlardan geçer.
Cumhuriyet geçmişten kalan bir miras değil, geleceği kurma iradesidir.
30 Ağustos, Türk ulusuna kendi geleceğini belirleme hakkını kazandırdı. Bu zaferi yaşatmak; bağımsızlığı, Cumhuriyet'i, ulusal egemenliği, hukuku ve bilimi savunmaktır.
Dün bağımsızlığımızı silahla savunduk. Bugün bağımsızlığımızı akıl, bilim, hukuk, üretim ve demokrasiyle taçlandırmak zorundayız. Zira bir ulusun varlığını koruması yalnızca savaş meydanlarında değil, geleceğini nasıl kurduğuyla da ilgilidir.
30 Ağustos sadece bir zaferin adı değildir. 30 Ağustos, bir ulusun “Ben varım, kendi geleceğimi kendim belirleyeceğim” deme iradesidir. Bu irade yaşadığı sürece Cumhuriyet yaşayacaktır.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun. Yaşasın bağımsızlık. Yaşasın Cumhuriyet.