30 Ağustos, takvim yapraklarında sıradan bir zafer günü değildir. O gün, yokluk içindeki bir ulusun bağımsızlık iradesini tüm dünyaya ilan ettiği gündür. 30 Ağustos'u yalnızca bir savaşın kazanıldığı tarih olarak görmek, onun gerçek anlamını hafifletir.
Yıllarca süren savaşlardan çıkmış bir ülke. Yoksul, yorgun ve yoksun bir halk. Ordunun giyecek, silah ve cephane sıkıntısı var. Devletin kasası boş. Askerlerin aylıkları bile düzenli ödenemiyor. Karşıda ise sayıca ve donanımı güçlü, arkasında büyük devletlerin desteklediği bir ordu var.
Tüm yokluklara rağmen, bağımsız yaşama kararlılığı her şeyin önündeydi.
Mustafa Kemal ve arkadaşlarının büyüklüğü burada ortaya çıkıyor. Onlar, zor koşullara teslim olmadılar. Yenilgiyi kader, işgali alın yazısı saymadılar. Halka güvendiler ve o güveni örgütlediler.
Sakarya'dan sonra düşmanın güçlü savunma hatlarını aşmak için aylarca hazırlık yaptılar. Taarruzun zamanı ve yeri gizlendi. Aldatma planlarıyla düşman yanıltıldı. Kocatepe'de başlayan büyük taarruz, 30 Ağustos'ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi'yle zafere ulaştı.
Oysa 30 Ağustos'un büyüklüğü yalnızca savaş meydanında kazanılan başarıda değildir. Asıl büyüklük, imkânsız görünen koşullarda bağımsız bir gelecek kurma iradesindedir.
Zira 30 Ağustos, 19 Mayıs 1919'da başlayan büyük yürüyüşün dönüm noktasıdır. Samsun'dan Ankara'ya, Sakarya'dan Kocatepe'ye uzanan yol, bir ulusun yeniden ayağa kalkış yoludur.
9 Eylül'de İzmir'in kurtuluşunun peşinden önlerinde başka bir mücadele daha vardı. Yanmış, yıkılmış, yoksullaştırılmış bir ülkeyi yeniden kurmak. Cumhuriyet bu büyük mücadelenin ürünüdür. 30 Ağustos ile Cumhuriyet'i birbirinden ayırmak olası değildir.
Cumhuriyet'in kurucuları, biliyorlardı ki zafer tek başına yeterli değildi. Zira gerçek bağımsızlık yalnızca düşmanı ülkeden kovmakla sağlanamazdı. Eğitimde, ekonomide, bilimde, hukukta ve kültürde de bağımsız olmak gerekiyordu.
Savaşın ardından okul açıldı, cehaletle mücadele edildi, kadın yurttaşın önündeki engeller kaldırıldı, bilim ve akıl yol gösterici kabul edildi. Yani 30 Ağustos'ta kazanılan bağımsızlığın içi Cumhuriyet'in devrimleriyle dolduruldu.
30 Ağustos coşkusunu yaşarken asıl düşünmemiz gereken budur. Onlar yokluk içinde var ettiler. Peki biz, var olanı ne kadar koruyabiliyoruz?
Ülkenin fabrikaları kapanıyor, üretici toprağından kopuyor, gençleri geleceğini başka ülkelerde arıyor, bilim insanı özgür değilse, sadece yüksek binalara ve büyük projelere bakarak gelişmişlik ölçülemez.
30 Ağustos bize şunu anımsatıyor. Bir ülke önce inançla, akılla, emekle ve bağımsızlık iradesiyle ayağa kalkar.
O günün insanları ellerindeki yokluklara bakıp teslim olmadılar. Biz de bugünün sorunlarına bakıp umutsuzluğa teslim olmamalıyız. Zira 30 Ağustos yalnızca geçmişimizin gururu değildir. Geleceğimiz için verilmiş bir sınavdır.
Zaferden daha ötesi işte budur: Bağımsızlığı kazanmak kadar, onu korumak; Cumhuriyet'i kurmak kadar, onu çağın gerekleriyle yaşatmak.
30 Ağustos'un bize bıraktığı en büyük miras budur.
*
Değerli okuyucularım izninizle, yazılarıma bir haftalık ara vereceğim.