Bazı türküler vardır… Bir ömrü anlatır. Bir insanın acısını, emeğini, yoksulluğunu, yalnızlığını taşır. Yıllar geçer; o türkü başka seslerde yeniden hayat bulur ama içinde hep ilk söylendiği günün, ilk görülen yüzün, ilk duyulan acının izlerini taşır. “Tarlada Fatma” da benim için böyle bir türkü…

Çocukluğumdan bugüne uzanan bir hatıra, bir mahalle hikâyesi, bir aile yadigârı ve Çorum’un yetiştirdiği halk ozanlarından Salim Örgel’in yüreğinden kopup gelen bir hayat hikâyesi…

Salim Örgel, bizim Mutlu Caddesi’nden komşumuzdu. Babam rahmetli Gazi Alakoç’un arkadaşıydı. Sadık ve Şahin Örgel kardeşler ise benim hem mahalleden abilerim hem de futbol, voleybol arkadaşlarımdı. Bizim evde ona hep “Salim Hoca” denirdi.

Geçtiğimiz günlerde Salim Örgel’e ait “Kalem Seni Parça Parça Kırarım” adlı eserin, ünlü sanatçı Cengiz Özkan tarafından yeniden yorumlandığını okuyunca, yıllar öncesine gittim.

Alako 1-3

ÇOCUKLUĞUMA VE “TARLADA FATMA”YA…

Yıl 1977 ya da 1978… Hasan Abim bir pazar günü Salim Hoca’yı ziyaret etmiş. Salim Hoca’nın yazdığı şiirlerden bazılarını kopyalamış. O kopyaların arasında hem “Kalem Seni Parça Parça Kırarım” hem de “Tarlada Fatma” şiiri de vardı.

Hasan Abim Salim Hoca’nın yanından geldikten sonra bana bu şiirin nasıl doğduğunu anlattığında, hikâyesinden çok etkilenmiştim.

1967 yılında Salim Hoca’nın görev yaptığı okul, kendi öğrencilerine Alacahöyük ve Boğazkale’ye bir gezi düzenler. O yılların otobüsleri bugünkü gibi konforlu değildir. Yollar uzun, yolculuklar bol molalıdır. Yine böyle bir yolculuk sırasında araç yol kenarında mola verir.

Salim Hoca’nın gözü karşıdaki tarlaya takılır. Tarlada tek başına çalışan bir kadın vardır. Ter içindedir. Yorgundur. Ama çalışmaya devam etmektedir. Salim Hoca kadına uzun uzun bakar. Sonra derin düşüncelere dalar. Bunu gören öğretmen arkadaşları takılır:

“Hocam, her zaman ‘ozanım’ diye dolaşıyorsun. Buna da bir şiir yaz da görelim!” Salim Hoca cevap vermez. Birkaç öğrencisini yanına çağırır. “Gidin, şu kadına bakın. Sonra bana ne gördüğünüzü anlatın”

Çocuklar gider. Bir süre sonra geri dönerler. Biri: “Çapa yapıyordu” … Diğeri: “Dişleri çürüktü” … Bir diğeri: “Yalın ayaktı” …

Ama “Tarladaki Fatma” da çocuklara, öğretmenlere bakmaktadır. Bir yanda üstü başı düzgün, bakımlı öğretmenler… Diğer yanda güneşin altında çalışan, terleyen, yalın ayak bir kadın…

Salim Hoca da köyde yetiştiği için tarlada çalışan kadının ellerindeki çatlakların, yüzündeki çizgilerin ve alnındaki terin aslında nasıl bir hayatın hikâyesi olduğunu bilir. Ve şiir orada doğar.

YILLAR SONRA ANKARA

Takvimler 1983'ü gösteriyordu. O yıllarda Gazi Üniversitesi Basın-Yayın Okulu’nda öğrenciydim.

Ankara’nın soğuk kış günlerinde arkadaşlarla Kızılay’da otobüsten iner, Sakarya Sokağı’nın önünden geçerek Sıhhiye’deki Zafer Çarşısı’na giderdik. Biz öğrencilerin kış günlerinde sığındığı, oturma mekânı olmayan güzel bir çay ocağı vardı.

Ocaktan simidimizi alır, çayımızı içer, bir taraftan kitapçılara bakar, bir taraftan da plakçı dükkânlarından yükselen türküleri dinlerdik. Yine böyle bir gün… Önce Arif Sağ, sonra Musa Eroğlu çalmaya başladı. Çayımızı, simidimizi bitirdikten sonra plakçıya gittim.

“Az önce çalan kasetler var mı?” diye sordum. Bana “Muhabbet” kasetini gösterdi. Arif Sağ, Musa Eroğlu ve Muhlis Akarsu… Üç büyük ozan aynı kasetteydi. Kaseti aldım.

Hafta sonu Çorum’a geldiğimde Hasan Abim ile beraber dinlemeye başladık. Derken… Musa Eroğlu’nun sesi yükseldi: “Terden ak pak olmuş rastıksız kaşı…” Hasan Abim bir anda yerinden fırladı.

“Bu Salim Hoca’nın türküsü!” Türküyü durdurduk. Başa aldık. Bir daha dinledik. Sonra yine… Çünkü o an sadece bir türkü dinlemiyorduk. Çocukluğumuzdan, mahallemizden, Salim Hoca’dan bize kadar uzanan bir hikâyeyi dinliyorduk.

Kasetin üzerinde başka bir halk ozanının ismi yazdığı için teyit etmek için kaseti alıp Sadık ve Şahin abilerin yanına gittim. Onlar da şiirin babalarına ait olduğunu, türküyü ilk kez duyduklarını söylediler.

Salim Hoca Ankara’da hastanede tedavi gördüğü için kendisine telefonla ulaştık ve türküyü telefonda dinlettik. Tabi ki kasette başka bir ozanın ismi yazdığını üzülmesin diye o anda söylemedik.

Daha sonra Sadık ve Şahin abilerim Ankara’ya giderler. Hastane odasında “Tarlada Fatma” türküsünü Salim Hoca’ya dinletirler. O sırada odada bulunan hastalar ve refakatçiler de türküyü gözyaşları içinde dinlerler.

Sadık ve Şahin abilerin anlatımıyla türkü sözlerinin başka bir ozanın eline geçmesinin ise bambaşka bir hikâyesi vardır. Çayhatap Köyü eski muhtarı Erdoğan Örgel’in düğününde, masada bulunanlar Salim Hoca’dan şiirlerinden birkaçını okumasını isterler. Salim Hoca da başta “Tarlada Fatma” olmak üzere bazı şiirlerini okur.

Aynı masada bulunan başka bir ozan, Salim Hoca’nın okuduğu “Tarlada Fatma’nın” sözlerini sigara paketinin üzerine yazar. Daha sonra da şiirin kendisine ait olduğunu ileri sürerek sözleri başka sanatçılarla paylaşır.

Şiirin Musa Eroğlu tarafından türkü olarak seslendirilmesi ile birlikte türkü geniş kitlelere ulaşır. Bunun üzerine Örgel ailesi hukuk mücadelesi başlatır.

Uzun süren hukuk mücadelesinin sonunda gerçek ortaya çıkar. Şiirin sahibinin Salim Örgel olduğu kabul edilir ve “Tarlada Fatma” yeniden gerçek sahibinin adıyla buluşur. Böylece yıllar önce bir tarlada doğan şiir, yıllar sonra hukuk önünde de hakkını bulur.

SALİM HOCA’NIN “TARLADA FATMA”SI

Salim Örgel, bugün aramızda değil. Ama onun kalemi hâlâ konuşuyor. Bir zamanlar tarlada çalışan Fatma’nın sesi hâlâ duyuluyor. Ve ben, her “Tarlada Fatma” türküsünü dinlediğimde yalnızca bir türkü duymuyorum. Çorum’un bir köyünü… Bir kadının alın terini… Bir ozanın vicdanını… Rahmetli Hasan Abi’mle yıllar önce defalarca dinlediğimiz o kaseti…

Çünkü bazı eserler yazılmaz… yaşanır. Bazı türküler söylenmez… hatırlanır. Ve bazı insanlar öldükten sonra bile eserleriyle konuşmaya devam eder. Bir tarladan yükselip yılları aşan, emeğin, yoksulluğun, kadınlığın ve insanlığın türküsü…

Türkünün Youtube Linki: https://www.youtube.com/watch?v=PalxV-T20Bo&list=RDPalxV-T20Bo&start_radio=1