Çorum’un Boğazkale İlçesi Hattuşa Büyükkale kazılarında bulunan çivi yazılı küçük bir tabletin yaklaşık 3.300 yıl önce Hitit Kralı III. Ḫattuşili ile Mısır Kralı II. Ramses arasında imzalanan Kadeş Barış Antlaşması’nın Akadca nüshalarından birine ait olduğu haberi yazılı ve görsel medyada yer aldı.
Bu son derece önemli keşfi, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, 21 Eylül Dünya Barış Günü’nde kamuoyuna açıkladı.
Bakan Ersoy, tablet parçasının bir ülkeden diğerine sığınan insanlara yönelik muameleye ilişkin hükümleri içeren satırlar taşıdığını belirterek, insanların evlerinin tahrip edilmemesine ilişkin ifadelerin binlerce yıl öncesinden günümüze güçlü bir mesaj taşıdığını vurguladı.
Hattuşa Kazı Başkanı Andreas Schachner de Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün 2025 yılı kazı raporunda, bulunan parçanın Kadeş Antlaşması’nın mültecilerin iadesi ve kendilerine yapılacak muameleye ilişkin 18. ve 19. paragraflarını belgelediğini ortaya koydu. Söz konusu bölümün bugüne kadar tam olarak yalnızca Mısır versiyonunda korunmuş olması, bu yeni buluntunun bilimsel değerini daha da artırıyor.
Ancak bana göre bu keşfin asıl büyüklüğü, tabletin boyutunda değil; taşıdığı mesajda. Çünkü Hattuşa’da bulunan bu küçük Akadca tablet parçası bize insanların yer değiştirmesi, savaşlar, kaçışlar ve sınırların yalnızca modern dünyanın sorunları olmadığını belgeliyor.
KADEŞ YALNIZCA BİR BARIŞ ANTLAŞMASI DEĞİLDİ
Yaklaşık 3.300 yıl öncesine tarihlenen bu Akadca tabletteki hükümler; insanların bir ülkeden diğerine geçişini, kaçakların iadesini ve iade edilen kişilere nasıl davranılması gerektiğini düzenliyordu. Yani Kadeş Antlaşması sadece “Savaşı durduralım.” demiyordu.
Aynı zamanda, “İnsanlara nasıl davranacağız, onları iade edecek miyiz, evlerinin tahrip edilmesini nasıl önleyeceğiz?” sorularına da cevap arıyordu.
Bu tablet, sadece bir Hitit belgesi değil, dönemin devletlerarası iletişim ve hukuk anlayışının önemli bir belgesidir. Keşfin bir başka önemli yönü de tabletin Akadca olmasıdır. Akadca, Geç Tunç Çağı’nda Yakın Doğu’nun uluslararası diplomasi ve yazışma dillerinden biriydi.
KADEŞ’TEN 1951 CENEVRE SÖZLEŞMESİ’NE: İKİ FARKLI DÜNYA, TEK BİR ARAYIŞ
Bugün dünyada milyonlarca insan savaşlar, çatışmalar, siyasi krizler ve güvenlik sorunları nedeniyle yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalıyor.
Suriye’den Afganistan’a, Filistin’den Afrika’nın kriz bölgelerine kadar milyonlarca insan; savaş, zulüm ve yıkımdan kaçarak güvenlik arıyor. Modern devletler ise tel örgüler yükseltmekle, geri gönderme anlaşmaları imzalamakla ve "sınır yönetimi" adı altında bu insanlık krizini kontrol etmeye çalışmakla meşgul.
Günümüzde uluslararası sığınma hukukunun omurgasını oluşturan 1951 Cenevre Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme, bireyi merkezine alır. Cenevre’nin en kutsal ilkesi olan "non-refoulement" (geri göndermeme ilkesi), hayatı veya özgürlüğü tehdit altında olacak hiç kimsenin tehlikeli bölgeye zorla iade edilemeyeceğini savunur.
3.300 yıl önceki Kadeş, kaçakları iade ederken bile onların evlerinin yıkılmamasını ve insani muamele görmesini devletlerarası bir taahhüt haline getirirken, bugün 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne imza atmış birçok modern devlet, sığınmacıları insani şartlardan uzak geri gönderme merkezlerinde tutuyor veya sığınma başvurusu yapma imkânı dahi tanımadan zorla sınırın ötesine geldikleri ülkeye veya uluslararası sulara geri gönderiyor.
Bu durum, modern dünyanın kâğıt üzerinde parıldayan "insan hakları” sözleri ile sahadaki sert ve acımasız gerçeklik arasındaki uçurumu çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyor.
İşte bu nedenle Hattuşa’da bulunan kil tablet, Yakın Doğu’nun sadece bir "savaşlar ve göçler coğrafyası" olmadığını, aynı zamanda bu krizleri diplomasi ve hukukla yönetme arayışının da doğduğu yer olduğunu kanıtlaması açısından da önem taşıyor.
Artık Hattuşa’yı, Kadeş’i ve Hititlerin diplomasi mirasını yalnızca arkeolojik bir değer olarak değil, evrensel bir insanlık mirası olarak ele almak gerekiyor.
Üstelik şimdi bu mirasın insan, göç, iade ve insani muamele boyutunu ortaya koyan yeni bir belge daha elimize geçmiş durumda. Kadeş Barış Antlaşması yalnızca müzelerde sergilenen bir tablet olarak görülmemeli. Hattuşa’nın 3.300 yıl önce dünyaya verdiği barış mesajı, bugün yeniden dünyaya tanıtılmalı ve anlatılmalı.
Hititlerin diplomasi geleneğini ve bu son buluntunun insanlık açısından taşıdığı anlamı bir bütün olarak ele alarak “Çorum: Barışın Şehri” kimliğini daha güçlü biçimde ortaya koymalıyız.
Sonuç olarak; Hattuşa Kazı Başkanı Andreas Schachner’e, Alacahöyük eski Kazı Başkanı merhum Aykut Çınaroğlu ile mevcut Kazı Başkanı Tayfun Yıldırım’a, Boyalıhöyük Kazı Başkanı Tunç Sipahi’ye, Şapinuva Antik Kenti’ni 1988’deki yüzey araştırmalarında keşfeden ve kazı başkanlığını yapan Prof. Dr. Aygül Süel’e merhum arkeolog Dr. Mustafa Süel ve Şapinuva mevcut Kazı Başkanı Önder İpek hocalarıma, ayrıca kazılarda emeği geçen herkese şükranlarımı sunuyorum.
