Temmuz ve Ağustos ayları geldiğinde içime aynı hüzün çöker. Televizyon ekranlarında yine yükselen alevler, gökyüzünü kaplayan siyah dumanlar, can havliyle kaçışan hayvanlar…
Bir yanda orman yangınları, diğer yanda anız yangınları. Her yıl aynı acıyı yaşıyoruz. Değişen sadece yangının çıktığı yer oluyor. Acı ise hep aynı acı.
Oysa yanan yalnızca birkaç ağaç değildir. Toprağın binlerce yılda oluşturduğu yaşam birikimi, kuşun yuvası, karıncanın emeği, sincabın yuvası, çiftçinin geleceği ve çocuklarımızın yarınları da alevlerin içinde yok olup gidiyor.
En acı gerçek ise: bu yangınların büyük bölümü ne kaderdir ne de kaçınılmaz bir doğa olayı. Dikkatsizlik, ihmal, bilgisizlik ve sorumsuzluk, çoğu zaman rüzgârdan daha hızlı yayılıyor. Küçücük bir kıvılcım binlerce hektarlık ormanı; birkaç dakikalık ihmalle yakılan bir anız ise binlerce yılda oluşmuş verimli toprağı küle çevirebiliyor.
Anız yakmayı hâlâ pratik bir yöntem sananlar var. Oysa bilim tam tersini söylüyor. Yanan sadece sap ve saman değildir. Toprağın organik maddesi azalıyor, milyonlarca yararlı mikroorganizma ölüyor, erozyon hızlanıyor, verim düşüyor. Çiftçi, farkına varmadan kendi ekmeğini küçültüyor. Bir gün kazandığını sanırken, gelecek yılların bereketini kaybediyor.
Orman yangınlarında da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. Yangın çıktıktan sonra verilen mücadele elbette değerlidir. Canını ortaya koyan orman işçileri, itfaiyeciler ve gönüllüler büyük bir özveri gösteriyor. Asıl gerçek başarı, yangını söndürmek değil, hiç çıkmamasını sağlamaktır. Çünkü önlenebilen bir felaket, söndürülen bir felaketten her zaman daha büyük başarıdır.
İklim değişikliğinin etkisiyle sıcaklıklar artıyor, kuraklık derinleşiyor, en küçük ihmal bile büyük felaketlere dönüşüyor. Artık yangınlarla mücadele sadece yaz aylarının konusu değildir. Eğitimden denetime, planlamadan caydırıcı cezalara kadar uzanan sürekli bir anlayış gerektiriyor. Doğayı korumak, afet olduktan sonra değil, afet olmadan önce başlar.
Bir orman yalnızca ağaç topluluğu değildir. Yağmuru çağıran, toprağı tutan, suyu besleyen, havayı temizleyen koca bir yaşam zinciridir. İçinde milyonlarca canlı birlikte yaşar. Bir ağacı kesmek birkaç dakika sürer; yerine yenisini yetiştirmek onlarca yıl ister. Kaybolan doğal dengeyi yeniden kurmak ise bazen bir insan ömrüne bile sığmaz.
Doğa, kendisine yapılan hiçbir kötülüğü unutmaz. Bugün yanan orman, yarın kuruyan dere olur. Bugün yakılan anız, yarın eksilen ürün olur. Bugün yok edilen yeşillik, yarın çocuklarımızın soluyacağı havadan eksilen nefes olur.
Bu nedenle mesele yalnızca yangın söndürmek değildir. Mesele, yangına yol açan zihniyeti söndürebilmektir. Toprağı miras değil emanet, ormanı odun değil yaşam, doğayı ise sömürülecek bir kaynak değil birlikte var olduğumuz ortak yurt olarak görebildiğimiz gün gerçek anlamda ilerlemiş olacağız.
Bilmemiz gereken: bir ülkenin zenginliği kasasındaki altınla değil, toprağındaki bereketle, suyundaki yaşamla ve ormanındaki yeşille ölçülür. Ormanlarını ve toprağını koruyamayan uluslar, bir gün sadece ağaçlarını değil, geleceklerini de küllerin arasında aramak zorunda kalırlar.