Türker Ertürk ve Türkiye’nin demokrasi sınavı
Bir ülkede iktidar, kendisine yöneltilen söze yanıt vermek yerine o sözü söyleyeni susturmaya başlarsa, artık ortada yalnızca bir siyaset sorunu yoktur. Hukuk, demokrasi ve özgürlükler de sınanmaya başlamıştır.
Emekli Tuğamiral Türker Ertürk’ün tutuklanması, bu nedenle yalnızca bir kişinin tutuklanması olarak görülemez. Ertürk, yaklaşık üç buçuk yıl önce yaptığı bir konuşmanın yeniden gündeme getirilmesi üzerine gözaltına alınmış ve “halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit” ile “suç işlemeye tahrik” suçlamalarıyla tutuklanmıştır.
Şunu sormak istiyoruz: Üç buçuk yıl önce söylenmiş bir söz, aradan geçen bunca zamandan sonra nasıl olup da bugün toplumsal bir tehdit haline geliyor?
Eğer o söz gerçekten halkı korkuya, paniğe veya suç işlemeye yönelten bir tehdit idiyse, neden o gün soruşturma konusu yapılmadı? Daha da önemlisi: Aradan geçen üç buçuk yıl içinde ne oldu? Sokaklar mı karıştı? Toplumsal bir kargaşa mı çıktı? İnsanlar mı sokağa döküldü?
Hayır.
O halde insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bugün değişen ne? Söz mü, yoksa o söze iktidarın bakışı mı? Türker Ertürk sıradan bir siyasetçi değildir.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nde uzun yıllar görev yapmış, Deniz Harp Okulu Komutanlığı görevinde bulunmuş bir emekli tuğamiraldir. Fethullah Gülen yapılanmasının TSK üzerindeki etkisine karşı çıkmış, bu nedenle görevinden istifa etmiş; daha sonra askerlikten ayrılarak siyasal mücadele içinde yer almıştır.
Oysa burada daha önemli bir nokta var. Ertürk yalnızca iktidarı değil, gerektiğinde muhalefeti de eleştiren bir isimdir. Zira demokratik toplumlarda eleştiri, yalnızca iktidara yöneldiğinde kıymetli sayılmaz..
Gerçek aydın, kendi mahallesinin yanlışına da itiraz eder. Gerçek demokrat, düşünce özgürlüğünü yalnızca kendi düşüncesi için istemez.
Bugün Türker Ertürk’ün söylediklerini beğenmeyebilirsiniz. Yanlış bulabilirsiniz. Sert bulabilirsiniz. Hatta öfkelenebilirsiniz. Demokratik hukuk devletinde bunların hiçbiri, tek başına “sus!” demenin gerekçesi değildir. Zira devletin görevi, hoşuna gitmeyen düşünceyi ortadan kaldırmak değildir. O düşünceyle hukuk ve fikir düzleminde uğraş vermektir.
Anayasa’nın 2. maddesi Türkiye Cumhuriyeti’ni demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlar. 25. madde düşünce ve kanaat özgürlüğünü, 26. madde ise düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünü güvence altına alır.
Bunlar süs için konulmuş tümceler değildir. Devletin temel kurallarıdır.
Anayasa, iktidarın lütfu değildir. İktidarların istediğinde verip istemediğinde geri alabileceği bir izin belgesi de değildir. Hukuk devletini iktidarın keyfiliğinden ayıran çizgi burasıdır.
Otoriter anlayış, “İktidar benim, bana karşı söylenen her söz tehlikelidir.” der. Hukuk devleti “Ben devletim, bana karşı söylenen sözlerin de hukuk içinde güvencesi vardır.” der.
Biri iktidarın üstünlüğünü, diğeri hukukun üstünlüğünü esas alır. Türkiye’nin asıl konusu budur. İktidar eleştiriden neden bu kadar rahatsız oluyor? Bir düşünce yanlışsa, yanlış olduğunu anlatırsınız. Bir siyasal değerlendirme hatalıysa, doğrusunu ortaya koyarsınız. Bir iddia asılsızsa, belgelerle çürütürsünüz. Demokrasinin özü budur.
Oysa bir düşünceyi susturmak, onun yanlış olduğunu kanıtlamaz. Tersine, susturulan sözün arkasında bir gerçeklik varmış kuşkusunu büyütür.
Daha büyük tehlike ise: İnsanlar konuşmadan önce “Bunu söylersem başıma ne gelir?” diye düşünmeye başladığında, toplum kendi kendini sansürlemeye başlar. O zaman yalnızca bir insanın sesi kısılmaz. Toplumun sesi kısılır.
Türkiye, darbelerin de siyasal baskıların da bedelini ağır ödemiş bir ülkedir. 12 Mart’ı gördük. 12 Eylül’ü yaşadık. 15 Temmuz’u gördük. Bütün bunlardan çıkarmamız gereken ders, devleti güçlendirmek ile iktidarı güçlendirmenin aynı şey olmadığıdır.
Devlet güçlü olursa hukuk güçlü olur. Kurumlar güçlü olursa demokrasi güçlü olur. Yargı bağımsız olursa vatandaş kendisini güvende hisseder. Fakat devlet ile iktidar birbirine karıştırılırsa, iktidara yöneltilen her eleştiri devlete yöneltilmiş gibi gösterilmeye başlar.
Oysa devlet, hiçbir siyasi partinin mülkü değildir. İktidarlar gelir geçer. Partiler değişir. Genel başkanlar değişir. Sandıklar kurulur. Fakat Cumhuriyet kalır. Devlet kalır. Hukuk kalmalıdır. Cumhuriyetin temelinde de bu anlayış vardır:
Egemenlik ulusundur.
Ulusun egemenliği yalnızca sandığa oy atmak değildir. Düşünmek, konuşmak, eleştirmek, seçmek ve gerektiğinde iktidarı değiştirebilmektir.
Demokrasinin gerçek ölçüsü, iktidarın kendisini destekleyenlere ne kadar özgürlük tanıdığı değil; kendisine karşı olanların ne kadar özgür konuşabildiğidir.
Türker Ertürk’ün tutuklanması bize bu nedenle yalnızca bir hukuk olayını değil, daha büyük bir soruyu anımsatıyor.
Sözden neden korkuluyor? Zira güçlü iktidar, kendisine yöneltilen sözden korkmaz.
Güçlü devlet ise vatandaşının sözünü kesmez.
Cumhuriyet; iktidarı güçlü kılmak için değil, iktidarı hukukun sınırları içinde tutmak için vardır. Unutulmasın ki: Sözü susturabilirsiniz, düşünceyi asla.