Zaman, erdemin ve tefekkürün sükût ettiği; idrak yollarının bilinçli olarak kirletildiği bir çoraklaşma çağını yaşatıyor bize.

Yozlaşmış, akletme melekesini yitirmiş kalabalıklar, tarihin en acımasız ritüelini gerçekleştiriyor: Hakikati arayan, sorgulayan ve düşünen aydınlık zihinleri parça parça edip tüketiyorlar.

Bu coğrafyada siyaset, erdemli bir müzakere alanı olmaktan çoktan çıkmış; hamasetin, öfkenin ve taassubun hüküm sürdüğü futbol endüstrisi kıvamında kültürel bir bataklığa saplanmıştır. Sistem, taraftarlık psikolojisiyle körleşmiş kitlelerin ellerinde ruhunu kaybetmiştir.

Günümüzde medya avcıya, siyasiler ise ava dönüşmüştür.

Hakikatin sancağını taşıması gereken basın ve medya, artık hakikatin katili olan karanlık odakların bekçiliğini yapmaktadır.

Çalıların arkasında pusuya yatan bu düzenbazlar, kendilerini besleyen efendilerinin emir eri gibi yedi yirmi dört görev başında nöbet tutmaktadır. Baykuş misali karanlığı mesken tutan bu yapılar, hedef aldıkları kişilerin mahremiyetini ve özel hayatını insafsızca halkın önüne atmakta, o lekelenmiş haberleri insanların zihnine şırınga ederek aydınlık simaları eritmekte ve halkın nazarından silmektedir.

Bu kirli ve acımasız düzen, ar ve hayâ duygusunu hâlâ kalbinde taşıyan vicdan sahibi insanları siyaset sahnesinden utandırarak uzaklaştırmayı başarmıştır.

Saha, yalnızca ilkesizliğin ve menfaatin cirit attığı bir panayıra dönmüştür. Çünkü bugün herkes, “en çok parayı verenin düdüğünü öttürmektedir.”

Peki, bu adaletsiz çarkın arasında ezilen, bir lokma ekmeğe muhtaç bırakılan fakir halk için fakirin düdüğünü kim öttürecek? Cevapsız kalan bu soru, çürümenin en ağır faturası olarak omuzlarımızda kalmaya devam etmektedir.

Peki, yalnızca kendi menfaatlerinin pusulasıyla hareket eden egoist odaklar, halkı ve toplumu düşünenleri hangi yöntemlerle sinsice yerler? Bu yıkım, gürültülü bir kavgadan ziyade zihni ve ruhu yavaşça eriten sinsi bir süreçtir:

· İtibarsızlaştırma: Gerçekler bükülür, iftiralar ve manipülatif haberler devreye sokulur. Amaç, o kişinin halk nezdindeki güvenilirliğini zedelemek ve sesini duyuramaz hâle getirmektir.

· Ekonomik ve Sosyal Tecrit: Toplumu düşünen insanlar maddi çıkarların peşinde koşmadıkları için ekonomik ambargolarla yaşam alanları daraltılır; açlıkla, yoklukla ve yalnızlıkla terbiye edilmek istenirler.

· Değersizleştirme İklimi: Erdemli olmayı ve ahlakı savunan sesler "anlamsız" gösterilir. Cehalet ve çıkarcılık yüceltilirken, düşünen insanın ürettiği fikirler kitlelerin zihninde boğulur.

· Yapay Kamplaşmalar: Toplumu düşünenlerin sunduğu birleştirici çözümler, yaratılan öfke dalgaları arasında kaybettirilir. İnsanların düşünme yetisi körleştirilerek taraftarlık ağına hapsedilir.

Tüm bu tablonun ortasında, aklımıza o can alıcı sorular gelmektedir:

Bir kedi yavrusunun gözleri birkaç gün içinde açılır. Peki bir toplumun gözleri ne zaman açılır?

Ya da daha zor bir soru soralım: Gerçeği görmesi beklenenlerin gözleri, bazen neden yıllarca kapalı kalır? Bilgi eksikliğinden mi? Korkudan mı? Alışkanlıktan mı? Yoksa insan, en çok bakmaya alıştığı yerde mi körleşir?

Belki de asıl trajedi, Kassandra'nın yalnız kalması değildi. Onu duyabilecek gözlerin ve kulakların zamanla körelmesiydi.

Çünkü uyarıları anlamayan bir toplum, aynı girdabın etrafında dönmeye devam eder. Her turda yeni isimler değişir, yeni umutlar doğar; ama döngü aynı kalır.

Bir toplum, yalnızca yanlış yaptığı için değil; aynı yanlışı her seferinde yeni sanarak tekrarladığı için yorulur. Ve ne yazık ki bu yorgunluk, çoraklaşan toprakların kaderi olmaya devam eder.