Tarih bize açık bir gerçek gösterir: Kadının susturulduğu toplumlarda ilerleme olasılığı yoktur. Çünkü kadın yalnızca bir birey değildir; toplumun yarısıdır, geleceğin kurucusudur.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün arkasında da böyle bir mücadele vardır. 1859 yılında New York’ta dokuma işçisi kadınlar daha insanca çalışma koşulları için ayağa kalktılar. Kapılar üzerlerine kilitlendi, çıkan yangında 129 kadın yaşamını kaybetti. Bugün 8 Mart’ı anmamızın nedeni yalnızca bir kutlama değil, bu acı hatırayı ve eşitlik mücadelesini unutmamaktır.

Kadınların eşitlik mücadelesi dünyanın her yerinde zorlu olmuştur. Zira tarih boyunca kadını ikinci plana iten bir zihniyet varlığını sürdürmüştür. Kadını eve kapatmayı ahlak sayan, eğitimi sınırlamayı düzen diye anlatan, susturmayı terbiye gibi gösteren anlayışlar hep olmuştur.

Oysa gerçek çok açıktır: Kadının özgür olmadığı toplumlar da özgür değildir.

Türkiye’de bu gerçeği en erken görenlerden biri Mustafa Kemal Atatürk olmuştur. Cumhuriyet devrimi yalnızca bir yönetim değişikliği değil, aynı zamanda büyük bir toplumsal dönüşümdür. Kadının toplum içindeki yerini değiştirmeden çağdaş bir ülke kurulamayacağını çok iyi bilen Atatürk, Cumhuriyetin en köklü adımlarından birini kadın hakları konusunda atmıştır.

1926’da kabul edilen Medeni Kanun ile kadın ve erkek hukuk önünde eşit yurttaşlar haline gelmiştir. Tek eşlilik esası kabul edilmiş, kadın boşanma hakkına kavuşmuş, miras konusunda eşitlik sağlanmış, kadınların çalışma ve meslek edinme yolları açılmıştır.

Bu dönüşümün en önemli aşamalarından biri ise 5 Aralık 1934’te gerçekleşmiştir. Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı verilmiştir. Bu hak birçok Avrupa ülkesinden bile önce tanınmıştır. O gün Türkiye, yalnızca bir yasa çıkarmamış; kadının birey olduğunu, aklıyla ve emeğiyle toplumun eşit bir parçası olduğunu dünyaya ilan etmiştir.

Cumhuriyet, kadını kul olmaktan çıkarıp yurttaş yapmıştır.

Ancak kadın hakları yalnızca geçmişte kazanılmış bir mesele değildir. Her kuşak bu kazanımları korumak ve geliştirmek zorundadır. Çünkü kadını geriye götürmeye çalışan anlayışlar her dönemde yeniden ortaya çıkabilir.

Kadını yalnızca ev içinde tanımlayan, onu eğitimden ve kamusal hayattan uzaklaştırmak isteyen, yaşam biçimi üzerinde baskı kurmaya çalışan zihniyetler aslında toplumun geleceğini daraltmaktadır. Çünkü kadının geri bırakıldığı bir ülkede bilim de gelişmez, demokrasi de güçlenmez, özgürlük de kök salamaz.

Kadın yalnızca anne değildir; öğretmendir, doktordur, bilim insanıdır, işçidir, sanatçıdır. Toplumun her alanında emeği vardır. Beşiği sallayan da kadındır, geleceği yetiştiren de kadındır.

Bu nedenle bir milletin uygarlık düzeyi, kadınlarına nasıl davrandığıyla ölçülür.

Kadın özgürse toplum güçlüdür. Kadın güvencede ise gelecek güvencededir. Kadının sesi kısıldığında ise yalnızca bir birey değil, toplumun yarısı susturulmuş olur.

8 Mart bize bu gerçeği yeniden anımsatıyor.

Unutmayalım: Kadını susturan toplum, aslında kendi geleceğini susturur.