Bir zamanlar mahallelerde çocukların oynadığı bir oyun vardı.

Ebe birini seçerdi. Sonra sıra diğerlerine gelirdi.

Kimse sonsuza kadar kaçamazdı.

Bugün ülkenin içine sürüklendiği tabloya bakınca insanın aklına o oyun geliyor. Yalnız burada çocuklar yok. Burada hukuk var. Demokrasi var. Basın var. Üniversiteler var. Sendikalar var. Muhalefet var.

Görünüşe göre herkes sıraya girmiş durumda.

Önce gazeteciler susturuldu.

Bir kısmı alkışladı.

Sonra akademisyenler hedefe kondu.

Bir kısmı sustu.

Ardından sanatçılar, öğrenciler, sendikacılar, çevreciler, belediye başkanları, muhalif siyasetçiler...

Her seferinde aynı cümle duyuldu: "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın."

Oysa tarihin çöplüğüne biraz bakmak yeterlidir.

Yılanlar hiçbir zaman yalnızca bir kişiyi sokmakla yetinmez.

Faşizmin en belirgin özelliği budur.

Doymaz.

Sınır tanımaz.

Durmayı bilmez.

Zira korku, iktidarın yakıtı haline geldiğinde yeni korkular üretmek zorundadır.

Bugün hedef alınan kişi muhalif bir siyasetçidir.

Yarın bir gazeteci.

Öbür gün bir akademisyen.

Daha sonra kendi içinden birileri...

Zira faşizm sonunda kendisini de yemeye başlar.

Tarih bunun örnekleriyle doludur.

Diktatörlüklerin en büyük trajedisi, sonunda sadık hizmetkârlarını da düşman ilan etmeleridir.

Bir ahtapot düşünün.

Önce etrafındakileri sarıyor.

Sonra kolları birbirine dolaşıyor.

En sonunda kendi nefesini kesiyor.

Ama işin ironik tarafı şudur:

Faşistler kendilerini çok güçlü sanırlar.

Gazeteleri kapatırlar.

Televizyonları sustururlar.

Mahkemeleri baskı altına alırlar.

Muhalefeti sindirmeye çalışırlar.

Sonra da halkın kendilerini sevdiğine inanırlar.

Bu, aynaların karşısına geçip kendini alkışlayan bir adamın hikâyesine benzer.

Salon boş olsa bile alkış sesi duyduğunu sanır.

Çünkü gerçeklerden kopmuştur.

Faşizmin ahlaksızlığı yalnızca baskısından kaynaklanmaz.

Asıl ahlaksızlık, adaleti kendi çıkarına göre eğip bükmesindedir.

Aynı fiil bir kişi yaptığında suç olur.

Başka biri yaptığında ödül.

Aynı söz bir ağızdan çıkınca soruşturma sebebi sayılır.

Diğer ağızdan çıkınca "milli irade" olur.

İşte çürüme burada başlar.

Çünkü hukuk terazisi eğildiğinde toplumun vicdanı da yara alır.

Böyle dönemlerde insanlar sık sık şu hataya düşer:

"Birileri gelir ve bizi kurtarır."

Hayır.

Tarihte özgürlükler seyirci kalan toplumlara altın tepside sunulmadı.

Demokrasi, yurttaşların omuzlarında yükseldi.

Cumhuriyet, susanların değil konuşanların eseriydi.

Haklar, korkanların değil direnenlerin kazanımı oldu.

Bu nedenle çıkış yolu da bellidir.

Şiddet değil.

İntikam değil.

Kin değil.

Daha fazla demokrasi.

Daha fazla hukuk.

Daha fazla örgütlü yurttaşlık.

Daha fazla dayanışma.

Çünkü faşizmin en korktuğu şey yalnız bir insan değildir.

Yan yana duran insanlardır.

En korktuğu şey bir gazete değildir.

Gerçeği söylemekten vazgeçmeyen milyonlardır.

En korktuğu şey bir siyasi parti değildir.

Hakkını arayan bilinçli yurttaşlardır.

Sokrates'i mahkûm edenler kendilerini güçlü sanıyordu.

Tarihte isimleri unutuldu.

Sokrates kaldı.

Mustafa Kemal'i yok etmek isteyenler kendilerini yenilmez sanıyordu.

Tarih onları geçti.

Cumhuriyet kaldı.

Karanlığın en büyük yanılgısı sonsuza kadar süreceğine inanmasıdır.

Oysa hiçbir baskı düzeni ebedi olmadı.

Hiçbir zorbalık sonsuza kadar sürmedi.

Hiçbir korku, özgürlük arzusundan daha güçlü çıkmadı.

Asıl soru şu:

Bugün sıradaki kim?

Belki gazeteci.

Belki siyasetçi.

Belki öğrenci.

Belki de sessiz kaldığını sanan herhangi biri...

Çünkü faşizmin kuyruğunda bekleyenlerin sayısı çoktur.

Ama onun karşısında duranların cesareti büyüdüğünde, sıra bir gün mutlaka özgürlüğe gelir.