Tarih bazen ilginç olaylarla doludur.

Bir ulusun kaderini değiştiren insanlar, çoğu zaman kendi eserlerinin geleceğini belirleyemezler.

Devletler kurarlar, kurumlar inşa ederler, ilkeler bırakırlar; ancak yıllar sonra o kurumların hangi ellere geçeceğini, o ilkelerin nasıl yorumlanacağını göremezler.

Mustafa Kemal Atatürk de böyle bir tarihsel ironinin içindedir. Cumhuriyeti kurdu. Bir ulusun bağımsızlık mücadelesine önderlik etti. Saltanatın küllerinden çağdaş bir devlet çıkardı.

Ardında ise yalnızca bir siyasi parti değil, bir düşünce sistemi bıraktı. O sistemin adı Cumhuriyetçilikti, Halkçılıktı, Milliyetçilikti, Laiklikti, Devletçilikti ve Devrimcilikti.

Bugün bu ilkelerin tamamına birden “Altı Ok” diyoruz. Fakat konu hiçbir zaman bir amblem konusu olmadı. Zira Altı Ok, bir logodan çok daha fazlasıdır.

Onlar, Kurtuluş Savaşı'nın cephelerinden süzülüp gelen tarihsel tecrübenin siyasal ifadesidir.

Türkiye'de CHP üzerine yapılan her tartışma, sıradan bir parti tartışması olmaktan çıkar. Zira CHP yalnızca seçimlere giren bir örgütten öte, aynı zamanda Cumhuriyet'in kuruluş hikâyesinin önemli bir parçasıdır.

Bu yüzden partinin yönü üzerine yürüyen her tartışma, ister istemez Cumhuriyet'in yönü üzerine yapılan bir tartışmaya dönüşür.

Yaşanan gerilim de burada düğümlenmektedir.

Bir kesim siyaseti güncel dengeler üzerinden okuyor. Bir başka kesim ise konuya tarihsel süreklilik açısından bakıyor.

Asıl soru şudur: Bir siyasi devinim, kurucu ilkelerinden ne kadar uzaklaşabilir? Daha önemlisi, bir kurum, kendisini var eden fikirlere sırtını dönerse aynı kurum olabilir mi?

Tarih bu konuda çok sayıda örnekle doludur. Adlarını koruyup ruhlarını kaybeden nice örgüt, nice parti ve nice devlet vardır. Binalar yerindedir, tabelalar yerindedir. Oysa içindeki ruh başka şeye dönüşmüştür. Siyaset yalnızca hukuki meşruiyetle ayakta durmaz. Ahlaki ve tarihsel meşruiyet gerekir.

Toplumların hafızasında bazı değerler vardır ki onları mahkeme kararlarıyla değiştiremezsiniz.
Cumhuriyet de böyledir.

Laiklik de böyledir.

Ulusal egemenlik de böyledir.

Atatürk'ün adı da böyledir.

Ülkede bazı çevreler yıllardır Cumhuriyet'i yalnızca bir yönetim biçimi olarak gördü.

Oysa Cumhuriyet, aynı zamanda bir uygarlık tercihidir. Bilimin rehberliğini kabul etmektir.

Yurttaşlığı etnik ya da mezhepsel aidiyetlerin üzerine koymaktır. Devleti tarikatların, aşiretlerin ve hanedanların değil, hukukun yönetmesini istemektir.

Cumhuriyet fikri zayıflarsa sadece bir siyasi görüş zayıflamaz. Ortak yaşamın temel zemini de aşınır.

Atatürk'ün en büyük gücü buradadır. O, sadece bir devlet kurmadı. Bir yön oluşturdu. Topluma bir pusula bıraktı.

Tartışmaların özünde o pusulanın hâlâ çalışıp çalışmadığı sorusu vardır. Türkiye'nin önündeki temel konu, bir kişinin, bir partinin ya da bir dönemin konusu değildir.

Cumhuriyet'in kurucu felsefesinin gelecekte hangi ölçüde yaşatılacağıdır.

Milletler bazen ekonomik krizleri aşar. Siyasi kavgaları geride bırakır. İktidarlar değişir. Partiler gelir geçer. Oysa yön duygusunu kaybeden toplumların toparlanması çok zordur.

Tartışmamız gereken konu kişiler değil, ilkelerdir. Koltuklar değil, değerlerdir. Günlük hesaplar değil, Cumhuriyet'in yüz yıllık birikimidir.

Tarihin bize öğretisi: Kurucu fikirler zaman zaman yalnız kalabilir. Eleştiriledebilir. Hatta unutulduğu sanılabilir. Fakat bir toplumun vicdanında kök salmış düşünceler, günü geldiğinde yeniden filizlenir.

Cumhuriyet'in hikâyesi biraz da böyledir.

Bazı pusulalar kırılmış gibi görünse de, yönü gösterme gücünü yitirmediği er ya da geç görülecektir.