Kaleler yalnızca taşlarla kurulmaz. Onları ayakta tutan, harcına karışan inançtır. Bir milletin ortak aklıdır. Uğruna bedel ödenmiş değerlerdir. Cumhuriyet de böyledir.
Onun surları, Anadolu'nun işgal yıllarında verilen mücadeleyle yükseldi. Her taşı, bağımsızlık düşüncesiyle örüldü. Temeline ulusal egemenlik vardır. Laiklik, hukuk devleti, yurttaşlık bilinci ve çağdaşlaşma ülküsü bu kalenin savunma hatlarıdır.
Cumhuriyet sadece bir yönetim biçimi değildir. Aynı zamanda yüzlerce yıllık bir devlet geleneğinin yeniden yorumlanması ve ayağa kaldırılmasıdır.
Ne var ki tarih bize bir başka gerçeği daha öğretir: Kaleler çoğu zaman dışarıdan gelen toplarla değil, içeride açılan gediklerle düşer.
Yaşanan tartışmalara bu gözle bakmak gerekir. "Devlet aklı" ve "arınma" gibi kavramlar kulağa hoş gelse de, sorgulanmadıklarında gerçeği örten bir sis perdesine dönüşebilirler. Tarih, birçok yanlışın ve tasfiyenin yüce amaçlar adına savunulduğuna defalarca tanıklık etmiştir.
Soru basittir: Devlet aklı denilen şey nedir? Devletin gerçek aklı, anayasal düzenini, bağımsızlığını ve kurucu ilkelerini koruyan akıldır. Cumhuriyetin temel niteliklerini aşındıran her girişim karşısında ilk tepkiyi vermesi gereken de yine bu akıl olmalıdır.
Ne var ki Türkiye'nin yakın tarihi, "devlet adına" yapılan her işin devlet yararına olmadığını göstermiştir. Demokratik gelişmeleri kesintiye uğratan darbeler, hukuk dışı uygulamalar, kurumsal çürümeler ve devlet yapısına sızan örgütlenmeler de bir dönem kendilerini memleketin çıkarlarıyla açıklıyordu. Hatta öyle zamanlar oldu ki, 'Bu memleket için kurşun atan da kurşun yiyen de...' anlayışı, hukukun ve demokrasinin önüne geçirilerek meşrulaştırılmak istendi.
Bugün aynı kavramları yeniden dolaşıma sokmak, bazen gerçeği açıklamak için değil, gizlemek için de kullanılabilir. Türkiye uzun yıllardır sadece siyasi uğraş vermiyor, bir kimlik ve yön tartışması da yaşıyor. Cumhuriyetin kurduğu ulus devlet modeli ortadayken, bu modelin artık aşılması gerektiğini savunan anlayışlar mevcut.
Tartışma yeni değildir. Geçmişte de ülkemizin ulusal devlet yapısının dönüştürülmesi gerektiğini savunan çok sayıda dış kaynaklı tez ortaya atıldı. Bazen küreselleşme adına, bazen demokrasi adına, bazen de farklı kimlik projeleri ile dile getirilen bu yaklaşımların ortak noktası, Cumhuriyetin kurucu felsefesini sorgulamak oldu.
Oysa Cumhuriyetin en büyük başarısı, farklı kökenlerden gelen milyonlarca insanı ortak yurttaşlık paydasında buluşturmasıdır. Bu başarı küçümsenirse, sadece bir siyasi tercih değil, aynı zamanda tarihsel bir birikim de tartışmaya açılmış oluyor. Yaşanan gelişmelerin yarattığı kaygının özünde bu vardır.
Konu bir parti ya da kadro değişimi değil, Cumhuriyetin temel direklerinin tartışmaya açılmasıdır. Zira gedikler önce kavramlarda açılır; ardından anlamlar aşınır, ilkeler bulanıklaşır ve toplum yön duygusunu yitirmeye başlar.
En tehlikeli süreçler böyle başlar. Bir sabah ansızın değil... Yavaş yavaş...Alıştıra alıştıra... Sessizliklerin arasına gizlenerek...
Cumhuriyetin gerçek gücü kurumlarında değil, onu savunmayı görev bilen yurttaşların bilincindedir. Zira Cumhuriyeti yaşatacak olan, "devlet aklı" söylemi değil, milletin ortak iradesidir.
Kaleleri yıkan çoğu zaman dışarıdan gelen saldırılar değil, içeride büyüyen çatlaklardır
Bu nedenle asıl konu kalenin yıkılıp yıkılmayacağı değildir. Asıl konu, açılan gediğin görülüp görülmemesidir. Zira bir milletin geleceği, surlara çarpan seslerden çok, surların içinden yükselen sessizliklerle belirlenir.
Cumhuriyetin kalesinde açılan her gedik, yalnız bugünü değil, yarını da ilgilendirir.