Bu cümle ilk bakışta masumdur. Kırılgan bir ruh hâlinin, yorulmuş bir kalbin ifadesi gibi durur. Oysa biraz kazıyınca başka bir anlam belirir:

İnanmaya ihtiyacım var demek, çoğu zaman kandırılmaya hazırım demenin zarif bir yoludur.

Bugün bu cümle bireysel bir varoluş krizinin ötesinde, kolektif bir ruh hâline dönüşmüş durumda. Sadece bireyin değil, toplumun da diline yerleşmiş bir teslimiyet biçimi bu. İnanma iradesi ile hakikat arasındaki gerilim tam da burada başlıyor.

“İnanmak istiyorum” diyen kişi, çoğu zaman özgürlüğünün yükünden kaçıyordur.

Çünkü özgürlük sorumluluk ister. Sorumluluk ise yüzleşme. Yüzleşme de acıtır.

Bu yüzden hakikatin sertliği yerine, anlamı hazır paketlenmiş bir inanca sığınmak daha konforludur.

Bir zamanlar Friedrich Nietzsche hakikatin yaşamı sürdürebilmek için gerekli bir yanılsama olduğunu söylerken, insanın gerçeğe dayanma kapasitesini sorguluyordu. Bugün ise mesele başka bir yere evrilmiş görünüyor:

Hakikate değil, bize güvenin deniliyor.

Gerçekliğe değil, anlatıya yaslanın.

İnanmaya ihtiyaç duyan özne, duygularının rehinesi hâline gelir.

Nedenleri anlamak yerine sonuçlarla avunur.

Gerçeği araştırmak yerine, kendisine sunulan çerçeveyi kabul eder.

Böylece kandırılmak, pasif bir mağduriyet değil; bilinçli bir rıza hâline dönüşür.

Bu durum yeni değil.

Walter Benjamin “tarih meleği”ni anlatırken, geçmişe baktığında üst üste yığılmış felaketler gördüğünü, fakat onu durmadan geleceğe sürükleyen bir fırtınanın estiğini söyler. O fırtına ilerleme diye adlandırılır.

Bugün biz de tarihin önünde durmuyoruz; onun sürüklediği yönde yürürken kendimizi akıllı sanıyoruz.

“İnanmaya ihtiyacım var” diyenler, çoğu zaman sürecin nereye gittiğini görür.

Hataları bilir.

Geçmiş travmaları hatırlar.

Ama yine de aynı istikamete meşruiyet kazandıracak bir anlam üretir.

Bu, aydınlanmış bir yanlış bilinç hâlidir:

Gerçeği bilmek ama ona göre davranmamak.

Büyük siyasal kırılma dönemlerinde bu dil daha da güçlenir.

Bölünme ihtimali belirir, toplumsal fay hatları hareketlenir, terörün inşacıları konuşur, şiddetin aktörleri meşruiyet zemini arar. O an bir tercih yapılır:

Ya hatanın adını koyarsınız ya da “belki bu sefer farklı olur” diyerek yeni bir yanılsamaya sığınırsınız.

“İnanmaya ihtiyacım var” diyen kişi aslında şunu söyler:

Bu süreçte bedel ödenecekse, bunun bir anlamı olduğuna inanmalıyım; yoksa bu acıya katlanamam.

İşte trajedi burada başlar.

Ernst Bloch umudu, insanı ileriye taşıyan ontolojik bir güç olarak tanımlar.

“Henüz-Olmayan” kavramıyla geleceğin açık uçluluğunu savunur. Gerçek umut, kapalı bir kaderi kabul etmek değil; henüz yazılmamış olanı mümkün kılmaktır.

Oysa felaket ihtimali belirginleşmişken, kapalı bir geleceği açıkmış gibi sunmak umut değil, umudun parodisidir.

Modern ulus-devletlerin kriz anlarında ürettiği bir refleks vardır:

Toplumu bir arada tutacak kutsal bir anlatı.

“Sivil din” dediğimiz bu yapıştırıcı, ortak hafızayı canlı tutarsa birleştirir. Ama hakikatin yerine geçirilirse çözülmeyi hızlandırır.

İnanç, eğer sorumluluğu askıya alıyorsa;

Eğer geçmiş hatayı hatırlama görevini uyuşturuyorsa;

Eğer “öteki”ni düşmanlaştırarak vicdanı rahatlatıyorsa;

Artık yapıştırıcı değil, çözülmenin aracıdır.

“Kandırılmak istemek” çoğu zaman güçsüzlüğün itirafıdır.

Kişi kendi iradesini tarihe, devlete, kadere ya da bir lidere devreder.

Böylece sorumluluktan kurtulduğunu sanır.

Oysa tarih, insanı ezerken bunu bir anlam çerçevesinde yapmaz.

Büyük felaketlerden sonra ilk çöken şey dildir; anlamın kendisi iflas eder.

Bugünün en büyük politik trajedilerinden biri şudur:

İnsanların, kendi felaketlerine inanarak onlara katılmaları…

Oysa hatırlamak daha zor ama daha onurlu bir yoldur.

Sorumluluk almak daha ağır ama daha insanîdir.

Teslimiyetin uyuşturucu huzuru yerine, gerçeğin sarsıcı ağırlığını seçmek…

Asıl mesele budur:

İnanmaya ihtiyaç duyan bir özne olmak mı, yoksa hakikate rağmen ayakta durabilen bir yurttaş olmak mı?