Şaşırmak bize özgü bir anlayış olsa gerek!
Her üç dört ayda ekmek fiyatları artıyor, şaşırıyoruz, ya da aklımız şaşıyor.
Pazara her gidişimizde bir önceki pazardan daha pahalı meyve, sebze fiyatlarını görüyoruz, yine şaşırıyoruz.
Üç hafta sonra girdiğimiz pazarı dolaşıp yeni fiyatlara bakıp şaşırmaya devam ediyoruz. Fiyatlar almış başını Kaf dağını aşmış. Emeklisi, emekçisi, memuru, işçisi, işsizi peşinden koşar olmuş yükselen fiyatların! Şaşkınlık!
25 kuruşluk gazete 25 TL’yi aşmış, dergiler 150 TL’den başlamış pahalanmaya, kitap desek yine öyle. Bir roman beş yüz, altı, yedi, sekiz yüz lira. Şaşırıyoruz.
Emekli yirmi bin lirayla 30 gün yaşamaya çalışıyor, yine şaşırıyoruz. Ne ediyor, ne işliyor da geçiniyor yurttaş diye şaşkınlık içinde düşünüyoruz.
Ergen çocuklarımız okul yerine sermayeye ucuz işgücü olarak pazarlanmış; işyeri kazalarında can veriyor, şaşırıyoruz.
Üniversite mezunlarımız seçtikleri bilim dallarında iş bulamamış, bekçi, polis, boyacı, sıvacı olmuş ekmek peşinde koşuyor, şaşırıyoruz.
Sırtını yıkılmaz sanılan duvara dayamışlar, bunların oğul ve kızları, yakın çevreleri son model jeeplerle dolaşıyor, arada bir ‘pudra şekeri’ koklarken yakalanıyor, şaşırıyoruz. Kentin sokaklarını yarış pisti gibi kullanıyor kendilerini dokunulmaz sanan ergenler, önüne çıkanı ezip geçiyor, ezilenin anne-babası evlat acısıyla nereye baş vuracağını bilemiyor, baş vurabilecekleri bir yargı bulmuşlarsa ‘takipsizlik’ kararları çarşaf çarşaf yansıyor gazete sayfalarına. Bu kez şaşkınlık kederle yer değiştiriyor. Yoksulun yazgısı yorumları geliyor arkasından. Yoksulun kara yazgısı!
Yüksek makamlıların çocukları bir genç kıza tecavüz edip öldürüyor, katilin yakınları nüfuzlarını kullanarak cinayeti ört-bas ediyor, yıllar sonra bir savcı olayı deşiyor, sorumluları tutukluyor. Şaşırıyoruz. “Yaa, bak bak, neler oluyor ülkede!”
Birkaç yerden yüz binleri aşan maaşlar alan kalantor takımının çocukları işe sınavsız girmiş, soran yok! Sınavlarda yüz üzerinden doksan ve üstü alan gençlerimiz başarısız bırakılıyor sözlü sınavlarda. Liyakat yerlerde.
Yargı sırtını dağa dayamış dağdan gelen sesi dinliyor. Ses karlı, boranlı, çoğu kez puslu.
Diploma, sürücü belgesi, kimlik kartı sahteciliği almış yürümüş; ortalık sahte doktor, diş hekimi, yönetici, hatta emniyet mensubu dolmuş.
Maden işçileri alamadıkları maaş ve tazminatları için, esasen yaşam hakları için meydanlarda, şirket kapılarında kasklarını yere vurarak seslerini duyurmaya çalışıyor, maden ocağında 1200 metre derinlikte greve gidiyorlar, iktidardan tık yok! İşçilerin aileleri perişan!
Medeni haklarının budanmasına, ayrımcılığa, taciz ve tecavüze karşı kadın dernekleri sokaklarda.
Şaşırıyoruz.
Bütün bu saydıklarımız ve dahası bu çürümüş düzenin bir gereğidir diye düşünmüyoruz. Bu bozukluk hepimizi öğüten bir kara düzenin hiçbir zaman aşamayacağı bir olgu. Çürümenin tek çaresinin bu düzenden bir an önce kurtulmak gerektiğini çok azımız görüyor, ana muhalefet partisinin seçilmiş başkanı en açık sözle ifade ediyor. Muhalefet tek yumruk olmuş destekliyor. Bu kez de muhalefetin fiilî birliğini parçalamak, seçimlerde etkisiz bırakmak için hiç duyulmamış taktikler devreye sokuluyor. Seçilmiş başkanlara yargı kıskacı uygulanıyor. Butlan, ihraç, yetkisiz kılma gibi düzenin bile abes karşıladığı yöntemlerle muhalefetsiz bir düzen oluşturuluyor. Oligarşi hiç bu denli pervasız olmamıştı. Bu düzenin en açık sözcüsü ve bölge valisi gibi demeçler veren Tom Barrack ‘Size cumhuriyet, demokrasi, laiklik fazla, monarşi neyinize yetmiyor!’ açıklamalarıyla yaşanan kaosa bir de monarşik rejim dayatıyor.
Her köşemiz çürük, her adımımızın altında muz kabuğu, her cebimiz delik.
Emperyalizm ve yerli ortakları açık oynuyor da biz anlamazlıktan geliyoruz.