Modası geçmiş ideallerin, iflası çoktan ilan edilmiş sistemlerin ve insana huzur vermeyen modellerin gölgesinde dolaşan bir zihniyet var. Hâlâ, sembollerin cazibesine kapılıp gerçeğin yanından geçip giden bir zihniyet…

Çözümün hemen yanı başında duruyorlar; ama ona bakmıyor, ona dokunmuyor, hatta onu görmezden geliyorlar.

Sorsanız kutup yıldızının yerini tarif edemezler. Yön nedir, pusula nedir, bilmezler. Ama buna rağmen kalkıp koskoca bir millete istikamet çizmeye soyunurlar. İşte burada mesele yalnızca bilgi eksikliği değildir.

Asıl sorun, bilmeden emin olmak, sorgulamadan hüküm vermek ve düşünmeden konuşmaktır. Çünkü düşünmek zahmetlidir. İnsanı kendi doğrularıyla yüzleştirir, konfor alanını sarsar. Oysa hazır kalıpların içinde yaşamak daha kolaydır.

Oysa akıl sahibi insan köprü arar.

Birleştirmenin, anlamanın, çözmenin peşine düşer. Soru sorar.

“Neden?” der. Gerekirse durur, geri çekilir, yeniden bakar.

Çünkü bilir ki hakikat aceleye gelmez.

Hakikat, sabrın ve sorgunun içinden süzülerek ortaya çıkar. Gürültüyle değil, sükûnetle kendini gösterir.

Öfke ise bambaşka bir dil konuşur.

Köprü kurmaz; atlar. Her atlayışında ardında biraz daha yıkım bırakır.

Önce kelimeleri sertleştirir, sonra zihinleri daraltır, en sonunda insanları birbirine yabancılaştırır.

Öfkenin hızında bir cazibe vardır; çünkü düşünmeden hareket etmenin verdiği sahte bir güç hissi sunar.

Ama o hız yönsüzdür.

Yönsüz hız ise eninde sonunda çarpışmayla sonuçlanır.

Bu yüzden bazı kalabalıklar konuşmaz; yankı yapar.

Birinin söylediği ötekinin dilinde büyür, üçüncüde anlamını yitirir.

Hakikat, bu yankıların arasında silinir. Ses artar, ama anlam azalır.

Kalabalık büyür, ama düşünce küçülür.

Bugünün en büyük yanılgısı da burada saklıdır:

Hızın, hakikatin müttefiki sanılması… Oysa hız çoğu zaman öfkenin yol arkadaşıdır.

Mantık yürür; yavaş ama sağlam adımlarla ilerler. Öfke ise koşar, savrulur, çarpar. Vardığı yerde geriye çoğu zaman sadece dağılmış bir zemin kalır.

Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

Biz gerçekten bir yere mi gidiyoruz, yoksa sadece daha hızlı mı savruluyoruz?

Çünkü bir toplumun yönünü belirleyen şey, en yüksek ses değil; en doğru sorudur.

Ve o soru sorulmadıkça, en parlak görünen ışık bile, içi boş bir aydınlıktan ibaret kalır.