Zengin bir adam, ölümden ve kabirde yalnız kalmaktan çok korkarmış.
Ölmeden önce bir vasiyet bırakmış:
“Ben öldüğüm gece kim kabre girip sabaha kadar benimle kalırsa servetimin yarısını ona bağışlayacağım.”
Adam öldüğünde vasiyeti duyurulmuş. Fakat kimse kabre girmeye cesaret edememiş.
Nihayet bir hamal çıkmış.
“Benim kaybedecek neyim var? Bir ipim var. Sabaha kadar durursam zengin olurum.”
demiş ve kabre girmiş.
Gece olmuş, sorgu sual başlamış.
“Bu ip kimin?”
“Nereden aldın?”
“Ne için kullandın?”
Sorular sabaha kadar sürmüş.
Sabah hamal kabirden çıktığında servetin yarısını ona vermek istemişler.
Hamal başını sallamış:
“İstemem. Ben bir ipin hesabını veremedim. O kadar servetin hesabını nasıl vereceğim?”
Bir ipin hesabı…
İnsanın bütün hayatını düşünmesine yetiyor.
Biz dünyada ne kazandığımızı hesaplıyoruz. Oysa asıl hesap, ne yaptığımızdan sorulacak.
Bir insanın hakkı…
Bir mazlumun ahı…
Savaşın ortasında annesine sarılan bir çocuğun korkusu…
Şiddetin karşısında sessiz kalan bir kadının gözyaşı…
Alın teri karşılıksız bırakılan bir emek…
Merhamet bekleyen bir hayvana uzanmayan el…
Bunların hiçbiri unutulmuyor.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor:
“Sonra o gün, nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.”
(Tekâsür, 102/8)
Para da sorgulanacak.
Makam da.
Güç de.
Ve sustuğumuz haksızlıklar da…
Hamal, servetin yarısından vazgeçti.
Çünkü bir ipin hesabı ona ağır geldi.
Belki bizim de bugün kendimize sormamız gereken soru bu:
Ben yarın neyin hesabını vereceğim?
Çünkü ölüm geldiğinde yeni bir hayat başlamıyor.
Elimizdeki hayatın hesabı soruluyor.
Sevgiyle Kalın…