Deveyi bağladıktan sonra duanı et
“Hakikat, ne sizin ne benim vehmimizdedir; o, ikimizin arasındaki eylemdedir.”
Muhyiddin İbn Arabî
*
Edilgen tavırla ortaya çıkan, çaresini duada ve yakarmada arayan, sanat değil; dinin ta kendisidir. Ne var ki bu, dinin özü değil, ona biçilen kaderci kalıptır. Çağımızın insanı inancını izah ederken “Ben bilime inanıyorum” der; ardından Peygamber’in “İlim Çin’de de olsa gidip alınız” sözünü hatırlatır. Oysa bu söz dilinin ucunda bir süsten ibarettir. Çünkü asıl meselelerde hep “müsait zamanda” diye öteler. Gerçekle yüzleşmek, işte tam da o ertelemeyi bıraktığı an başlardı.
Dahası: İlmin söylediğine sahip çıkarken, inancının bilimle çeliştiği yerde ansızın bilime düşman kesilir. Bu, tembellikten ve kendini kandırmaktan başka bir şey değildir; olgunlaşmamış, çiğ bir hayat biçimidir. Kolektif çalışma yerine toplu dualarla sorunlara çare aramak da bu çiğliğin tezahürüdür.
Oysa bilim bir dogma değil, bir yöntemdir. “İlme inanıyorum” demek felsefi olarak sakattır; çünkü bilim inanç değil, kanıt ve şüphe ister. Bilime “inanmak”, onu da bir nevi dine dönüştürmektir.
İnsan başkaldırı ile başlar. Değişim, yeninin peşinde olmakla başlar. Karşısına çıkan sorunu aşamadığında ya da korkuya kapılıp araştırmaktan vazgeçtiğinde çareyi duada ararsa hiçbir şey değişmez. Sadece alışır, razı olur. Oysa dua eden ama devesini bağlayan da vardır. Kimi gelenekte dua, Allah’a sığınmak değil; O’nun iradesine teslim olarak özgürleşmektir. Teslimiyet, kaçış değil; eylemle yoğrulmuş bir duruştur.
Geleceğe hazırlanmak, geleceği hazırlamakla örtüştüğü sürece insan gelişendir. Ama gelecekte iyice sıradanlaşacak olan bireyleri, bugünden yakalamak gerekir. Bu yakalayış ancak ahlâk ve estetikle mümkündür.
Peki ya o “müsait zaman”? Ya aslında erteleme değil de sabır ve temenni ise? Ya toplu dualar, toplumsal dayanışmanın simgesi olarak psikolojik bir güç veriyorsa? Küresel ısınmayı okuyup “Ya Rab!” diyen ama bisiklete binmeyen üniversite öğrencisine ne demeli? Ahlak, eylemin ahlakı mıdır, yoksa niyetin mi? Estetik, geleceği nasıl “güzel” ve “katlanılır” kılar?
Sorun dinin kendisinde değil; ahlakın ve estetiğin yozlaşmasındadır. İnsanın kendine, inancına ve dünyaya yabancılaşmasının sonucudur bu. Tarih boyunca ilme en büyük katkıyı yapan medeniyetlerin başında gelen İslam Altın Çağı, derin bir dini inanca sahipti. Sorun iman etmek değildi; sorun, imanı tembellik aracına dönüştürmekti.
Lakin eylemlerin en büyüğü, tuzak kurandan sakınmaktır. Zira kimileri gelir, elinde bir kandille “Biz olmazsak inançlarınız yıkılır” diye fısıldar; oysa o kandilin altında bir ağ gizlidir. Onlar, inancı bir korku imparatorluğuna çevirir; insanları, kendi gölgelerine mahkûm eder. Oysa herkesin öğrenmeye vakti olmayabilir, kiminin zihni henüz meyvesini vermemiş olabilir; bu, ayıp değil, insan olmanın doğal çağıdır.
Fakat asıl ayıp, kendi aklının kapısını başkasına ebediyen kiralamaktır. Kişi, kendisini temsil edecek olanı, işte bu yüzden bir bahçıvan gibi seçmeli: Onu uzun uzun izlemeli, tohumları nasıl ektiğine, rüzgârda nasıl durduğuna, meyveyi nasıl paylaştığına bakmalıdır.
Vekâlet, bir emanettir; öyle kolay teslim edilmez.
Çünkü inanç, başkasının sırtında taşınacak bir yük değil; kişinin kendi yürüdüğü yolda bastığı topraktır. Ve o toprak, ancak sahibinin ayak iziyle bereketlenir.
Bugünün hastalığı, eylemsizlik ve samimiyetsizliktir.
Kendi çıkarları doğrultusunda bilmeden her şeye “öyledir” diyen ruhlar, bu çağda çoğalmaktadır. Oysa insan, ancak sorumluluğunu üstlendiği, ertelenmiş zamanı bugüne çektiği ve başkaldırdığı ölçüde insandır.
Değişim, müsait zamanda değil; tam da şimdi, eylemle başlar.