İnsan ruhu, içine ne konulduğunu sorgulamaya fırsat bulamadan doldurulan bir bakraç gibidir. Rızasızca doldurulur bu kap; içine doldurulanın helal mi haram mı olduğu ise çoktan unutulmuştur. Oysa asıl mesele, dolduranın kim olduğu değil, bizim bu doluluğu sorgulayıp sorgulamadığımızdır. Ama sorgulamak yorucudur; kolay olan, mevcut çamura meyledip, “Âlem bozuldu, devran yanlış” diyerek yakınmaktır. Çünkü dışarıdaki çamuru görmek, içimizdeki çamuru görmekten her zaman daha konforludur.

En tehlikeli olanı ise, bu çamurdan bir merhem üretmeye kalkışmaktır. Kendi pisliğini fark etmeyen, onu başkalarına şifa diye sunmaya başlar. Bu sunum ne kadar gösterişli olursa, aldatıcılığı da o kadar artar. Yüzlerine taktıkları süslere, giydikleri donanımlara bakıp da işin aslını anlamamak elde değildir. Çünkü dıştaki her ihtişam, içteki aksaklığı örtmek için oradadır. Sanki nar ağacının her bir tanesi gibi çok ve bereketli görünürler; oysa narın bereketi kabuğunun içindeki sırda saklıdır, oysa onlar kabuğu bile taşımazlar, sadece kabuğun rengine boyanırlar.

Hakikat ise başka bir yerde, yükseklerdedir. Tıpkı aşka tutulup gökyüzünde süzülen kartallar gibi. O kartallar çamura değil, yüksek zirvelere, sonsuz maviliğe meyleder. Onların kanat çırpışlarında bir vakar, bir yalnızlık ve bir teslimiyet vardır. Ama bugün ne yazık ki insanlar o kartalların uçuşunu değil, yerlerde sürünenlerin ayak izlerini takip etmektedir.

Bunun en acı yanıysa, insanlığa en başta ne emredildiğinin unutulmuş olmasıdır. “Oku” denilmiştir; o emir, neredeyse bir hatıra olarak duvarda asılı kalmış, tozlanmış, anlamını yitirmiş bir tabloya dönüşmüştür. Oysa okumak, sadece harfleri takip etmek değil, göğün yazısını, yerin halini, kalbin kıvrımlarını ve ruhun yönünü okuyabilmektir. Ama okuma emri rafa kalkmış, yerine başka kitaplar, başka kılavuzlar, başka reçeteler geçmiştir. İnsanlar o asli emre sırt çevirirken, yanlarındaki binlerce yeni kitabı daha doğru ve daha kutsal sanmışlardır.

Derken insan, kendi yaptığı bu seçimleri fark edemez hale gelir. Geçici zevklere, günlük menfaatlere, anlık tatminlere öyle bir saplanır ki, artık o zevklerin peşinde koşmayı hakikate duyulan bir aşk zanneder. Salına salına yürür, yürüyüşünü vakar, iştahını cesaret, bencilliğini özgüven sanır. Ve o yürüyüşün altındaki çamuru, kendi ellerinin bulaştığı o koyu rengi artık fark edemez.

Ne tuhaf değil mi?

En çok çamura bulananlar, en keskin sesle çamurdan şikâyet eder.

En çok oku emrini unutanlar, en çok okunmuşluk taslarlar. İşte bu yüzdendir ki, bakracın doldurulmasına karşı çıkmayan her zihin, bir gün o çamuru şifa diye içmeye de mahkûmdur.

Oysa kurtuluş, çamura değil, çamura rağmen yukarı bakabilmekte saklıdır. Kartalları seyre dalmakta, asılı emri duvardan alıp yeniden canlandırmakta, nar tanelerinin görünen bereketine değil, görünmeyen özüne dokunabilmektedir.