Bir Çeşmenin Başında Biriken Hafıza

İnsan bazen bir sesle çocukluğuna döner.

Bir kağnının gıcırtısı.

Tahta bir seneğin taşa çarpışı.

Çeşmeden akan suyun ince şırıltısı.

Bazı sesler vardır; yalnız kulağa değil, insanın içine akar.

Ben ne zaman eski Anadolu’yu düşünsem, gözümün önüne önce o çeşme gelir.

Yaz sıcağında sıra bekleyen insanlar… Bir yandan testisini doldururken öte yandan hal hatır soran köylüler…

Atların soluk alışları…

Taş oluğun ayağında su içen koyunlar…

Başını eğip ürkek ürkek yaklaşan kuşlar… Şimdi düşünüyorum da, o çeşmenin başında yalnız su paylaşılmazdı.

Yaşam paylaşılırdı.

Acı paylaşılırdı.

Haber paylaşılırdı.

Sevinç paylaşılırdı.

Bir köyün düğünü konuşulur, başka bir köyün hastası sorulurdu. Kimin askerden mektup aldığı, kimin harman kaldırdığı, kimin ev yaptığı orada öğrenilirdi.

Çünkü eski Anadolu’da çeşmeler yalnız su alınan yerler değildi; aynı zamanda halkın hafızasıydı.

Belki bu yüzden türkülerimizde bu kadar çok çeşme vardır.

Bir halk, türkülerinde neyi çok anıyorsa aslında en çok onu yaşamıştır. “Çeşmenin başı güzel…” diye başlayan türküler boşuna doğmadı bu topraklarda.

Çünkü Anadolu insanı çeşme başında sevdi.

Çeşme başında bekledi.

Çeşme başında dertleşti.

Çeşme başında ayrıldı.

Karacaoğlan’ın dizelerinde pınarlar boşuna çağlamadı. Türkmen obalarının güzelleri boşuna pınar başına inmedi.

Çünkü su, Anadolu için yalnız gereksinim değildi; duyguydu.

Bir halkın karakteri biraz da suyla kurduğu ilişkiye benzer.

Suyu hoyratça harcayan toplumlar zamanla duygularını da hoyratlaştırır. Ama suyu kıymet bilen toplumlar, insan ilişkilerinde de daha vicdanlı olur.

Bizim kuşak suyun değerini bilirdi. Çünkü yokluğunu gördü.

Bir tas suyun bazen bir insanı yeniden hayata döndürdüğünü gördü. Yaz ortasında saatlerce yol yürüyüp çeşmeye ulaşan insanların yüzündeki rahatlamayı gördü. B

en o çeşmenin başında bekleşen insanları unutmadım.

Sabah erkenden gelip sıra alanları…

Atının heybesine su dolduranları…

Eşeğinin iki yanına seneğini bağlayıp köyüne dönenleri…

En çok da suyun başında oluşan o tuhaf kardeşliği…

Çünkü susuzluk insanları birbirine yaklaştırıyordu.

Bugün teknoloji çağındayız.

Musluğu açıyoruz, su akıyor. Düğmeye basıyoruz, her iş görülüyor. Ama teknoloji ilerledikçe nedense birbirimize olan yakınlığımız azalıyor.

Eskiden insanlar daha yoksuldu belki ama birbirinin derdine daha yakındı.

Bir köyde cenaze varsa öbür köy üzülürdü. Bir evde hastalık varsa herkes yardım etmeye koşardı. Çünkü Anadolu insanı dayanışmayla ayakta kalıyordu.

O çeşmenin başında oluşan kültür biraz da buydu.

Cumhuriyet’in ilk kuşakları işte böyle bir toplumsal ahlak yaratmaya çalıştı. İnsanların birbirine yabancı olmadığı…

Köylünün kaderine terk edilmediği…

Devletin halktan kaçmadığı bir düzen…

Bugün dönüp baktığımızda asıl özlediğimiz şeyin yalnız eski günler olmadığını anlıyorum.

Biz aslında biraz da kaybettiğimiz insanlığı özlüyoruz.

Çünkü o yıllarda yokluk çoktu ama vicdan daha canlıydı.

Şimdi her şey çoğaldı…

Ama merhamet eksildi.

Beton yükseldi…

Ama hafıza çöktü.

Galiba bu yüzden o eski çeşmenin viran hâli insanın içini bu kadar acıtıyor.

Çünkü orada yalnız taşlar kırılmış gibi durmuyor.

Sanki bir dönemin ahlakı da yıkılmış gibi duruyor.

Oysa o çeşme korunmalıydı.

Çünkü o yapı yalnız köylere su taşıyan bir eser değildir. Aynı zamanda Cumhuriyet’in Anadolu’daki vicdan anlayışının somut bir belgesidir.

Oraya küçük bir kitabe konmalıydı.

Üzerinde şöyle yazmalıydı belki:

“Bu çeşme, 1933 yılında Çorum Valisi Cemal Bardakçı ve eşi Nuriye Hanım’ın kişisel özverileriyle, Dedesli Ovası köylerinin su gereksinimini karşılamak amacıyla yaptırılmıştır.”

Ve altına şu tümce eklenmeliydi:

“Cumhuriyet, halkını seven insanların omuzlarında yükseldi.”

Çünkü gelecek kuşaklar bilmeli…Bu ülke kolay kurulmadı.

Bu topraklara yalnız savaşarak değil; insan severek de hizmet edildi.

Bir zamanlar bir vali vardı…

Bir Anadolu kadını vardı…

Onlar, kendi rahatlarını değil; halkın susuzluğunu düşündüler.

İşte o yüzden o çeşmeden yalnız su akmıyordu.

Cumhuriyet akıyordu.

Devam edecek