İnsan, konuştuğu için değil, düşündüğü için insandır.

Bu yüzden, tarih boyunca en büyük korku silahlardan daha çok, özgür akıldan olmuştur. Zira bir düşünce, bazen bin kişilik bir ordunun yapamadığını yapar. İnsanların gözünü açar, vicdanını uyandırır ve alışılmış doğruları yeniden sorgulatır. Gücünü sorgulanmamaktan alan her düzen ise bundan rahatsız olur.

Baskının tarihi, aslında düşünceden korkanların tarihidir.

Dün kitaplar yakılırdı. Gazeteler kapatılırdı. Aydınlar sürgüne gönderilirdi. Gazeteciler hapse atılırdı. Yazarlar hep susturulmak istenirdi. Bugün ise yöntemler daha incelikli. Bilgi gürültüye boğuluyor, gerçek algının içinde kayboluyor, insanlar birbirine düşman edilerek düşünemez hâle getiriliyor. Zira korku artık yalnızca kapıyı gece yarısı çalan bir gölgeden öte, bazen ekranlardan taşan bir yalan, bazen kalabalığın alkışına karışmış bir linçtir.

Oysa değişmeyen bir gerçek şudur:

Düşünceden korkanlar, hiçbir çağda düşünceyi yenememiştir.

Zira düşünce ne demir kapılar tanır ne de yüksek duvarlar. Bir kitabın sayfasından çıkar, bir çocuğun sorusunda filizlenir, bir öğretmenin tümcesinde çoğalır, bir vicdanın sessizliğinde yeniden yaşam bulur. Yürüyüşü görünmez, fakat etkisi bütün toplumlara ulaşır.

Bu nedenle özgür akıl, baskının en büyük korkusudur.

İnsanlara ezberletmek kolaydır, düşündürmek zor. Ezber, itaat üretir. Düşünce ise sorumluluk yükler. Sorgulayan insan, sadece yöneticileri değil, kendisini de sorgular. Önyargısını da sınar, yanlışını da düzeltir. Gerçek gelişme ise burada başlar.

Toplumları büyüten konuşanların çokluğu değil, düşünenlerin varlığıdır.

Dünyanın en gelişmiş ülkelerine baktığımızda, onların gerçek gücü yer altı madenleri ya da gökdelenleri değil. Asıl güç; üniversitelerinde, laboratuvarlarında, kütüphanelerinde ve daha da önemlisi soru sormaktan korkmayan insanlarında saklıdır. Zira gelecek, itaat edenlerinden daha çok, üretenlerin omuzlarında yükselir. Üretimin ilk adımı ise düşünmektir.

Ne var ki bazı toplumlar, eleştiriyi düşmanlık, sorgulamayı ihanet sanacak kadar kendi sesinden uzaklaşabiliyor. Oysa eleştiri yıkmak için değil, düzeltmek içindir. Soru sormak devlete değil, yanlışlara meydan okumaktır. Gerçeklerden korkmayan hiçbir yönetim, düşünceden de korkmaz.

Bir zamanlar susturulan nice insan, bugün insanlığın ortak vicdanı olarak anılıyor. Buna karşılık onları susturduğunu sananların büyük bölümü yalnızca tarih kitaplarının dipnotlarında kaldı. Zira zaman, gürültünün yerine, gerçeğin lehine işliyor.

İnsanlar susturabilir.

Bir gazete kapatabilir.

Bir kitap yasaklanabilir.

Bir yazar yalnız bırakılabilir.

Fakat bir fikrin doğması engellenemez. Zira düşünce, korkunun bittiği yerden öte cesaretin başladığı yerde kök salar.

Düşünceyi yenemeyenler, insanları susturmaya çalışırlar.

Oysa tarih bize bir şey öğretmiştir:

İnsan susarsa yalnız bir ses kaybolur, düşünce susarsa bir toplum karanlığa gömülür.

Bu nedenle gerçek mücadele, konuşma hakkından öte düşünme cesaretini koruyabilmektir. Zira bir ülkenin geleceğini belirleyen etken, kaç kişinin alkışladığı değil; kaç kişinin özgürce düşünebildiğidir.