Tarih, insanlığa sayısız dersler verdi. Ne var ki uluslar bazen aynı hataları tekrar tekrar yaşayarak öğrendiler. Irkı, dili ya da etnik kökeni siyaset malzemesine dönüştüren anlayışlar, sadece toplumları birbirinden uzaklaştırmakla kalmadılar. Pek çok ülkeyi de iç çatışmaların ve yıkımların eşiğine sürüklediler. Oysa güçlü devletlerin özünde ortak kan değil, ortak kader bilinci vardır.

Türkiye Cumhuriyeti de böyle bir anlayışın eseridir.

Osmanlı Devleti'nin son yüzyılı, ayrılıkçı milliyetçiliklerin imparatorluğu nasıl parçaladığının acı örnekleriyle doludur. Balkanlar'dan Kafkasya'ya kadar farklı coğrafyalarda yükselen etnik devinimler, yeni sınırların ötesinde milyonlarca insanın acı çekmesine, yurtlarından, yuvalarından kopmasına neden oldu. Cumhuriyet işte böylesi bir tarihsel tecrübenin ardından kuruldu. O nedenle yeni devlet, bir ırkın değil, ortak vatanı paylaşan insanların devleti olarak tasarlandı.

Atatürk'ün ulus anlayışı, soy üstünlüğüne değil, ortak yurttaşlığa dayanıyordu. Aynı bayrağın altında yaşayan, aynı geleceğe inanan herkes bu ulusun eşit bireyleriydi. Cumhuriyetin en büyük başarısı ise farklı kökenlerden insanları, ortak bir kimlikte buluşturabilmesiydi.

Ne var ki bazen bu temel anlayış unutuluyor. Kimi çevreler etnik kimlikleri siyasetin merkezine yerleştirirken, kimi çevreler de bunu karşıt bir etnik söylemle yanıtlamaya çalışıyorlar. Oysa bir yanlış, başka bir yanlışı doğru hâle getirmez. Irkçılık, hangi ad altında yapılırsa yapılsın, toplumu birleştirmez. Tersine ortak zemini çürütür.

Bugün dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan savaşlara bakmak bunun için yeterlidir. Bir zamanlar aynı şehirlerde yaşayan, aynı sokakları paylaşan insanlar, etnik ve mezhepsel ayrılıkların körüklenmesiyle birbirine düşman hâline getirildi. Sonunda kazanan halklar olmadı. Kazanan, yalnızca o ayrışmadan çıkar sağlayan güç odakları oldu.

Türkiye'nin gereksinimi yeni ayrışmalar değil, daha güçlü bir birlik duygusudur. Bu birlik, insanların kökenlerini inkâr ederek değil, farklılıkları ortak vatandaşlık çatısı altında buluşturarak sağlanabilir. Zira bir ülkeyi ayakta tutan şey, herkesin aynı soydan gelmesinin ötesinde, aynı hukuka güvenmesi, aynı geleceğe inanması ve aynı sorumluluğu paylaşmasıdır.

Ulus olmak, aynı gemide olduğunun bilinciyle devinebilmektir. Farklı renklerin aynı bayrağın gölgesinde huzurla yaşayabilmesidir. Cumhuriyetin asıl gücü buradan gelir.

Bize düşen görev, geçmişin kavgalarını yeniden üretmek yerine, geleceğin Türkiye'sini birlikte kurmaktır. Irkı siyasetin ana ekseni hâline getiren her anlayış, sonunda kendi duvarlarını örer. Oysa Cumhuriyet, duvar örmek için değil, ortak bir çatı kurmak için doğmuştur.

Etnik kökenler üzerinden üstünlük ya da mağduriyet yarışı yapmak yerine, hukuku, demokrasiyi ve eşit yurttaşlığı güçlendirmek zorundayız. Zira adaletin güçlü olduğu yerde insanlar birbirlerinin kimliği yerine, ortak geleceğini önemserler.

Cumhuriyet bize sadece bir devlet bırakmadı, birlikte yaşamanın yolunu da gösterdi. O yoldan yürüdüğümüz sürece, farklılıklarımız zenginliğimiz olur. O yolu bırakınca, ayrılıkların kazandığı her kavga, özünde hepimizin kaybettiği bir geleceğe dönüşür.

Ulusu ayakta tutan en güçlü damar, ortak kan yerine, ortak vicdandan beslenir. Cumhuriyet'in en büyük mirası, bu ortak vicdandır. Onu korumak, yalnız bugünün değil, yarının Türkiye'sine karşı da en büyük sorumluluğumuzdur.