Televizyondaki bir eğitim tartışmasında bir konuşmacının kullandığı "yatakta çürüyen" ifadesi, o tartışmanın en can alıcı cümlesi olarak aklımda kaldı.
Tartışmayı sonuna kadar takip ettikten sonra kendi içimde bir beyin fırtınası yaptım. Bu ifadenin hayatımızın hemen her alanı için geçerli olduğunu görünce, ben de "yatakta çürümeyi" genel anlamda, çok da genişletmeden, aşağıdaki satırları kaleme aldım.
Eskiden "yatakta çürümek" denildiğinde akla hastalık gelirdi. İnsan, elinde olmayan sebeplerle yatağa mahkûm olurdu.
Bugün ise durum çok farklı.
Günümüz insanını ve hızla gelişen teknolojiyi düşündüğümüzde, bu çürümenin insanlara bir virüs gibi hızla yayıldığını görmemek için kör olmak gerek.
Artık bedenler değil; beyinler, düşünceler, hayaller ve iradeler yatakta çürümeye başladı.
Sabah uyanıyoruz ama güne uyanmıyoruz. Gözümüzü telefonda açıyor, zamanımızı ve umutlarımızı sosyal medyada tüketiyoruz. Akşam olduğunda ise, "Bugün de nasıl geçti, bilemedim." diyerek bir günü daha, bizden eksilen bir ömür parçasını, sessizce toprağa gömüyoruz.
Toplum olarak sanki görünmez bir kuş tüyü yatağa uzandık. Haksızlıkları görüyoruz ama doğrulmuyoruz. Yolsuzlukları duyuyoruz ama ses çıkarmıyoruz. Yanlışları biliyoruz ama "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın." diyerek yorganı başımıza çekiyoruz.
Çünkü kuş tüyü yatağımız bize daha rahat geliyor. Bir de yorganı üzerimize çektiğimizde, görülmeyen ve görmek istemediğimiz bir dünya oluşuyor.
En acısı da bu hâli normalleştirmiş olmamızdır.
Çürümek artık kötü kokan bir yara değil; vicdanın sessizleşmesi, düşüncenin körelmesi, umudun tükenmesi ve geleceğin yok olmasıdır.
İnsan hareket etmeyi bıraktığında önce hayalleri ölür, sonra cesareti, en sonunda da geleceği...
Bir toplumun çürümesi; sokakların, mahallelerin, caddelerin ve şehirlerin eskimesiyle başlamaz. İnsanların "Ben ne yapabilirim ki?" demesiyle başlar.
Çünkü bu cümlede umutsuzluk vardır. Umutsuzluk ise en bulaşıcı hastalıktır.
İnsanı yatağa mahkûm eden hastalık değil, teslimiyettir.
Oysa tarih, kuş tüyü yatağından kalkan insanların yazdığı bir kitaptır. Büyük değişimler, "Artık yeter!" diyenlerin omuzlarında yükselmiştir.
Hiçbir millet, kuş tüyü yorganın altında geleceğini inşa edememiştir.
Belki de bugün ihtiyacımız olan tek şey yeni bir ilaç değil; kuş tüyü yatağımızdan çıkıp yeni bir irade, yeni bir vicdan ve yeniden ayağa kalkma cesaretidir.
Çünkü yatağa mahkûm olan bedenler tedavi edilebilir. Ama çürümeye razı olmuş bir toplumun ilacı ancak uyanan insanların yüreğinde bulunur.
Sorulması gereken soru şudur:
Biz gerçekten dinleniyor muyuz, yoksa farkına varmadan hep birlikte yatakta mı çürüyoruz?