Sandığa giderken verdiğimiz şey sadece bir oy değildi.

Biz aslında kalbimizi bıraktık o kutulara. Güvendik, inandık, umutlarımızı katladık ve zarfların içine koyduk. Fakat o kalpler birer emanetten çok, zamanla birer hazineye dönüştürüldü; sahip çıkılması gereken bir sorumluluk olmaktan çıkarılıp, tüketilecek bir kaynağa çevrildi.

Oysa o sandıklara atılanlar yalnızca kâğıt parçaları değildi.

Milyonların sesi, beklentisi ve yarına dair inancıydı.

Bu yüzden sandıktan çıkan sonuç sadece bir kazanım değil, aynı zamanda ağır bir yükümlülüktü. Ne var ki bu yükün ağırlığı hissedilmedi ya da hissedilmek istenmedi.

Halkın sesine karşı örülen duvarlar zamanla kalınlaştı.

Bu duvarlar öyle sertti ki, en basit itirazlar bile geri döndü, yankı bulamadı.

Yönetme gücünü halktan alanlar, o gücü yine halkın aleyhine kullanmaya başladığında, aradaki bağ görünmez ama derin bir şekilde kopar. Zenginlerin sofraları büyürken, adalet ve umut arayanların payına eksiklik düşüyorsa, orada bir yön kaybı başlamış demektir.

Çünkü bir toplumun yönünü belirleyen pusula, yönetenlerin vicdanıdır.

Vicdan köreldiğinde, yön de şaşar.

Bugün yaşanan tam olarak budur: Kalabalıkların desteğiyle yükselenler, aynı kalabalıkların sırtına basarak yürümeye devam etti.

Unutulan sadece verilen sözler değil, o sözlerin verildiği anın samimiyetiydi.

Oysa unutulmaması gereken basit bir gerçek vardı:

Ayakta kalınan zemin, o yükü taşıyan insanların omuzlarıdır. O omuzlar yorulduğunda, o dizler çöktüğünde, yukarıda kalmanın bir anlamı kalmaz. Çünkü yükselmek kadar, gerektiğinde aşağıya inebilmek de erdem ister.

Ne yazık ki bu erdemin yerini çoğu zaman inkâr aldı.

Bir özür, bir yüzleşme, bir geri adım beklenirken, bunun yerine “aldatıldım” denilerek yolculuğa devam edildi. Oysa bu söz, sorumluluğu paylaşmak değil, ondan kaçmaktır.

Bugün geriye dönüp bakıldığında, en çok hissedilen şey öfke değil, hayal kırıklığıdır.

Çünkü insan, yabancılara değil, umut bağladıklarına kırılır.

Ve en zor olan da budur: Kendi kalbine küsememek.

Toplumların yalnızlığı, umutsuzlukla başlar.

Adaletin zedelendiği her gün, geleceğe dair biraz daha karanlık bir tohum ekilir.

Bugün içerde yok edilen her değer, yarının daha büyük sorunlarını doğurur.

Belki de hâlâ geç değildir. Ama bunun için önce durmak, sonra dönüp bakmak gerekir. Arkada bırakılanlara, görmezden gelinenlere, unutulanlara…

Çünkü bazen bir bakış, bir özür, bir kabul; uzun bir yolculuktan daha değerlidir.