İlkokul sıralarında otururken memleket başka görünürdü insana.
Haritalardaki sınırlar kadar netti hayallerimiz. Çalışanın kazanacağına, okuyanın yükseleceğine, dürüstlüğün erdem sayılacağına, devletin vatandaşını koruyacağına inanırdık. Ülkemizi geleceğin güçlü, saygın ve müreffeh ülkeleri arasında görürdük. Çocukluk işte... İnsan, henüz gerçekle tanışmamışken umut etmeyi çok iyi biliyor.
Aradan elli yıl geçti.
Şimdi altmış iki yaşımda dönüp geriye bakıyorum da; meğer çocuk aklımla kurduğum hayaller, büyüdüğüm ülkenin en ulaşılmaz hedefleriymiş.
Bana bırakılan mirasa bakıyorum.
Kurumları yıpranmış bir devlet...
Siyasetin gölgesinde kalmış kolluk güçleri...
Liyakatin yerini sadakatin aldığı makamlar...
Birbirine selam vermekten çekinen, aynı sofrada oturmaktan korkan kutuplaşmış insanlar...
Kendi yurdunda geçim derdine düşmüş vatandaşlar...
Gıdaya ulaşmanın bile hesap kitap gerektirdiği pazarlar...
Hayallerini bavullara sığdırıp başka ülkelere gönderen gençler...
Geçmişte alın teriyle çalışmış, bugün ise ay sonunu getirebilmek için mücadele eden emekliler...
Adaletin terazisinin tartışıldığı, mahkeme kararlarının bile yorumlandığı bir hukuk düzeni...
Dünyanın dört bir yanında bir zamanlar saygıyla taşınan pasaportun eski itibarını aradığı günler...
Dağları, dereleri, madenleri ve ormanları "kalkınma" adına tüketilen bir ülke...
Ve bütün bunların bedelini ödemek için her gün biraz daha sıkılan vergi kıskacı...
Bazen düşünüyorum...
Bu tabloyu elli yıl önce bir komedi yazarı kaleme alsaydı, "Bu kadar da abartılmaz" derlerdi.
Ama hayat, mizahçıların hayal gücünü bile aşmayı başardı.
Bir zamanlar üretim gücümüz olan fabrikalar elden çıkarıldı.
Ekonomiyi kurtarmak adına cezalar bütçe kalemi haline geldi.
Bir avuç ayrıcalıklı zenginleşirken milyonlarca insan yoksullaştı.
"Dindar nesil" hedefiyle çıkılan yolun sonunda gençlerin önemli bir kısmı dine değil, sorgulamaya yöneldi.
Liyakat konuşuldukça, makamların kapısında referans listeleri uzadı.
Devlet aklı denilen şey öyle genişledi ki, dün söylenmesi imkânsız görünen sözler bugün alkışlanır hale geldi.
Bütün bunların sonunda bana bırakılan ülke; adalete güvenin zedelendiği, ekonominin nefes almakta zorlandığı, gençlerin geleceği başka coğrafyalarda aradığı, emeklilerin yaşam mücadelesi verdiği, insanların birbirine yabancılaştığı ve kurumların itibar kaybettiği bir ülke oldu.
En çok da buna üzülüyorum:
Çocukken hayalini kurduğum ülke ile bugün yaşadığım ülke arasındaki mesafe, kilometrelerle değil; kaybedilmiş yıllarla ölçülüyor.
Ve yine de şaşkınlığım geçmiyor.
Çünkü bütün bu yaşananlardan sonra hâlâ her şeyin yolunda olduğunu söyleyenler var.
Demek ki bazı insanlar aynı manzaraya bakıp başka bir ülke görüyor.
Ben ise altmış iki yaşımda, yarım asırlık bir yolculuğun sonunda şu cümleyi kurabiliyorum:
Bana miras bırakılan şey güçlü bir ülke değil; gerçekleşmemiş vaatlerin, ertelenmiş umutların ve tüketilmiş potansiyelin ağır bilançosudur.
Yarım asrın sonunda gelinen nokta budur.
Ve insanın içini en çok acıtan da budur.