Memleketin siyaset meydanında günlerdir aynı kar tanesi tartışılıyor.
Kimileri kurultayda yağan karın usulüne uygun düşüp düşmediğini konuşuyor. Kar yere doğru açıyla mı indi, rüzgâr yön değiştirdi mi, yoksa bazı taneler usulsüz mü düştü?
Kimileri meseleyi yalnızca bir partinin iç bahçesinde yaşanan kış hadisesi olarak görüyor. "Başka partilerin bahçelerine de kar yağıyor" diyorlar. "Onların çitleri de aynı, ağaçları da benzer."
Kimileri ise yaklaşan fırtınanın yalnızca bir bahçeyi değil, bütün şehri hedef aldığını düşünüyor. Onlara göre yaşananlar sıradan bir kar yağışı değil; hukukun küreğiyle yeni yollar açılarak yeni bir düzen kurulmasının hazırlığı.
Kimileri de daha geniş bir pencereden bakıyor. Tartışmanın bir kurultay meselesinden çok daha fazlası olduğunu, aslında ülkenin hangi temeller üzerinde yönetileceği, kurumların hangi meşruiyet zemini üzerinde ayakta kalacağı ve geleceğin siyasal ikliminin nasıl şekilleneceğiyle ilgili olduğunu söylüyor.
Fakat belki de mesele bunların da ötesinde.
Çünkü bazıları için görünen kar fırtınası yalnızca son perde. Asıl hikâye onlarca yıl önce başlayan uzun bir iklim değişikliğinin bugünkü sonucu. Son çeyrek asırda içeride ve dışarıda adım adım örülen düzenin artık nihai aşamasına geldiğini düşünüyorlar.
Bu bakış açısına göre hedef yalnızca bir siyasi parti değil.
Nasıl ki geçmişte birçok kurumun direnci yavaş yavaş kırıldıysa, şimdi de ana muhalefetin kalan direncinin çözülmesi hedefleniyor.
Hukuk bir gün kar küreği, ertesi gün buz kıracağı, sonraki gün ise yeni yollar açan bir dozer gibi kullanılıyor.
Elbette bu görüşü savunanlar azınlıkta.
Ama bazen yaklaşan tipi önce dağın zirvesindekiler durumu görür; ovadakiler ise güneşli havanın sonsuza kadar süreceğini sanır.
Bu süreçte olan biteni yakından izleyen herkes bilir ki Cumhuriyet yalnızca bir yönetim modeli değildir. Aynı zamanda kurallara bağlılığın, kurumların sürekliliğinin ve yurttaş iradesinin ortak çatısıdır.
O çatı zayıfladığında ise kar yalnızca bir eve yağmaz.
Kurumlar güç kaybettiğinde, hukuk siyasi hesapların gölgesinde kaldığında ve meşruiyet tartışmaları olağan hale geldiğinde sorun artık belirli bir partinin meselesi olmaktan çıkar. Fırtına bir mahallede başlamış olabilir ama sonunda bütün şehri etkiler.
Dikkat çekici olan ise dışarıdaki hava raporlarıdır.
Ülkede yaşanan sert iklime rağmen dünyanın güçlü merkezlerinden ciddi bir rahatsızlık sesi yükselmemektedir. Aksine bazı çevreler bu uzun kışın uzamasından memnun görünmektedir.
Bu arada dün devletle özdeşleştiği düşünülen siyasi yapı, zamanla iktidarın içinde erimiş; iktidar da giderek tek bir kişinin gölgesinde şekillenen sistemle özdeşleşmiştir.
Bir zamanlar "devlet aklı" diye sunulan yapıların önemli bölümü de bu dönüşümün taşıyıcı kolonları haline gelmiştir.
Ne var ki bütün bu tabloya rağmen gözden kaçan bir gerçek vardır.
Toplumun geniş kesimlerinin rızasını kaybeden hiçbir iktidar, yalnızca medya ateşiyle sonsuza kadar ısınamaz. Ne kadar propaganda odunu atılırsa atılsın, sobanın içindeki kömür tükenmeye başladığında soğuk kendini hissettirir.
Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Hiçbir siyasal düzen sonsuza kadar ayakta kalamaz.
Hukuk, siyasi mücadelelerin aracı haline getirilebilir. Mahkeme kararlarıyla yeni yollar açılabilir. Propaganda ile kar fırtınası güneşli hava diye anlatılabilir.
Ama ortaya çıkan boşluğu bunların hiçbiri dolduramaz.
Çünkü meşruiyet yalnızca kanun kitaplarında yazan maddelerden değil, toplumun vicdanında yaşayan adalet duygusundan beslenir.
Türkiye'nin yaşadığı kriz de aslında budur:
Bir hukuk krizinden önce bir güven krizi.
Ve halkın güven duyacağı sağlam bir kale yeniden inşa edildiğinde, en sert kışların bile sonsuza kadar sürmediği hatırlanacaktır.