Bazı coğrafyalarda aklın sözü “naiflik” sayılır. Sağduyu korkaklıkla; uzlaşma teslimiyetle; yaşama isteği ise zayıflıkla suçlanır. Böyle yerlerde sorunların çözümü zordur, hatta neredeyse olanaksızdır. Zira çözümün kendisi, daha en başta küçümsenmektedir.

Ortadoğu, uzun zamandır tam da böyle bir zihinsel bulanıklık içinde yaşamaktadır. Bu topraklarda en çok alkışlanan sözler, yaşama değil ölüme çağrı yapanlardır. Liderlerin dili ağuludur; hitapları kan kokar, metaforları mezarlıklarda dolaşır. Yaşamdan söz edenler ya saf görülür ya da ihanetle suçlanır. Dahası ölüm, yüceltilmiş bir erdeme; yaşamak ise ertelenmiş bir lükse dönüşür.

Oysa aynı dünya üzerinde, başka tarihsel süzgeçlerden geçmiş toplumlar da vardır. Avrupa, yüzyıllar boyunca kanlı savaşlarla birbirini boğazladı; şehirleri yerle bir oldu. Milyonlarca insan toprağa gömüldü. Tam da bu büyük yıkımın ardından, ölümden medet uman bir siyaset dili yerine yaşamı merkeze alan bir düzen kurmayı denediler. Savaşın yüceliğini değil barışın erdemlerini; fedakârlığın kutsallığını değil, insan yaşamının yüceliğini konuşmaya başladılar.

Peki bu fark nereden doğdu? Avrupa’nın Ortadoğu’dan daha “iyi” ya da daha “erdemli” olmasından değil. Fark, tarihle kurulan ilişkidedir. Avrupa, geçmişini kutsallaştırmak yerine onunla yüzleşmeyi ve özeleştiriyi seçti. Ortaçağ’ın karanlığını inkâr etmek yerine, onu aşılması gereken bir dönem olarak tanımladı. Antik Yunan’dan miras kalan aklı, sanatı, felsefeyi ve bilimi yeniden yorumladı. Din ile siyaseti, kutsal ile kamusal alanı birbirinden ayırmayı; laikliği benimsedi.

Ortadoğu ise geçmişiyle yüzleşmek yerine, onu sürekli yeniden üretmeyi seçti. Tarih; ders çıkarılan bir alan olmaktan çıkıp övünülen, kutsanan ve sorgulanması yasak bir efsaneye dönüştürüldü. Bu nedenle her yenilgi “şehadet”, her başarısızlık “kader”, her ölüm ise anlam yüklenmiş bir fedakârlık olarak anlatılır oldu. Ölüm bu denli kutsanınca, yaşam da haliyle değersizleşti.

Bugün Ortadoğu’nun dört bir yanında süren savaşlara baktığımızda, çatışmaların yalnızca silahlarla değil zihinlerle de yürütüldüğü görülür. Aynı halklar aynı acıları tekrar tekrar yaşar. Aynı ağıtlar yakılır, aynı çocuklar toprağa verilir. Fakat soru hiç değişmez: “Nasıl ölürüz?” Soru değişmediği sürece, yanıt da değişmez.

Avrupa’da bir siyasetçinin geçerliliği, kaç kişiyi feda ettiğiyle değil; kaç insanın yaşamını iyileştirdiğiyle ölçülür. Orada kahramanlık, ölümü göze almakla değil yaşamı korumakla tanımlanır. Bu nedenle liderler “Nasıl yaşayacağız?” sorusunu sorar. Eğitimden sağlığa, hukuktan refaha kadar her konu bu sorunun etrafında şekillenir.

Ortadoğu’da ise hâlâ “adam gibi ölmek” geçerli bir tümcedir. Bu söz alkışlanır, sahiplenilir, sloganlaştırılır. Oysa farkında olunmadan, büyük bir zihinsel teslimiyet de bu tümceyle açığa vurulur. Zira ölümü merkeze alan bir anlayış, yaşamı var edemez. Ölümü kutsayan bir siyaset, barışçıl olamaz.

Belki de Ortadoğu’nun asıl gereksinimi yeni sınırlar, yeni ittifaklar ya da yeni silahlar değildir. Asıl gereksinim, dilde ve zihinde köklü bir değişimdir. Ölümü yücelten tümceler yerine yaşamı savunan sözler koyabilmektir. Fedakârlığı mezarda değil, yaşamın içinde arayabilmektir.

En zoru da budur. Zira bu, yalnızca siyasal bir tercih değil; kültürel ve zihinsel bir devrim gerektirir. Fakat başka bir olanak da yoktur. Ortadoğu ya ölümle kurduğu bu hastalıklı ilişkiyi sorgulayacak ya da aynı acıları sonsuza dek yineleyecektir.

Belki bir gün, bu topraklardan da şu tümce yükselir: “Artık adam gibi yaşamayı deneyelim.” İşte o gün, gerçek değişim başlayacak; gerçek devrim de o zaman olacaktır.