Uğur Mumcu’yu anmak, bir takvim yaprağını çevirmek değildir. Onu anmak; karanlığın kurumsallaştığı, cehaletin siyasallaştığı, gerçeğin ise suç sayıldığı bir dönemde tarafını açıkça ilan etmektir. Bu nedenle Uğur Mumcu, yalnızca geçmişin onurlu bir hatırası değil; bugünün de en rahatsız edici sorusudur.

Uğur Mumcu, Cumhuriyet’in vicdanıdır. Atatürkçülüğü slogancılıktan, Cumhuriyetçiliği tören kürsülerinden kurtarmıştı. Onun Atatürkçülüğü; bağımsızlık, halk egemenliği ve laiklik üçgeninde şekillenen, akla ve bilime dayalı bir uğraştı. Cumhuriyet’i, korunaklı makamların değil; sokaktaki yurttaşın onuru olarak görüyordu.

Aydınlanmacıydı. Karanlık çağ özlemlerinin “yerli ve millî” ambalajlarla pazarlanmasına karşı durdu. Hurafeyi bilgiyle, biatı yurttaşlıkla, itaati özgür iradeyle karşı karşıya koydu. Gerçek, onun için bir romantizm değil; belgedir. Bu yüzden yazıları yalnızca düşünce beyanı değil, aynı zamanda hesap soran dosyalardı.

Demokratik devrimciydi. Devrimi hoyratlıkla değil; bilinçle ve hukukla düşünüyordu. Onun için demokrasi, sandığa hapsedilen dar bir anlayış değildi. Bu sınırlamanın otoriterliğin kapısını aralayacağını yıllar öncesinden gördü. Halktan kopuk hiçbir değişimin ilerleme olmayacağını açıkça yazdı.

Antiemperyalistti. Emperyalizmi yalnızca sınırların dışında arayan kolaycılığa kapılmadı. İçeride onunla iş tutanları, taşeronlaşan siyaset ve medya düzenini cesaretle teşhir etti. Bugün “stratejik ortaklık” diye sunulan bağımlılık ilişkilerinin, dün de aynı maskeyle dolaşıma sokulduğunun bilincindeydi.

Laikti. Laikliği inanç düşmanlığına indirgemeye çalışanlara karşı; laikliğin, inancın da güvencesi olduğunu savundu. Dinin siyasete devşirildiği her yerde halk iradesinin gasp edileceğini açıkça ortaya koydu. Bugün yaşananlar, onun uyarılarının gecikmiş doğrulamasıdır.

Bağımsızlıkçıydı. Ulusun kaderinin küresel güç merkezlerinin onayına bağlanmasına kararlılıkla karşı çıktı. Kurtuluş Savaşı’nı geçmişte kalmış bir destan değil; bugüne taşınması gereken bir bilinç olarak gördü. Ekonomik, siyasal ve hukuksal bağımsızlığın parçalanamayacağını ısrarla savundu.

Uğur Mumcu, dinci–İslamcı–Amerikancı devlet kurgusuna kökten karşıydı. Çünkü bu düzenin ortak paydasında Cumhuriyet’in tasfiyesi, yurttaşlığın aşındırılması ve ülkenin bağımlılaştırılması vardı. Bugün hâlâ aynı hat üzerinden yürüyen siyasal ve ideolojik kuşatma, Uğur Mumcu’nun neden susturulmak istendiğini açıkça göstermektedir.

Onu anmak, fotoğraflarla nostalji yapmak değildir. Onu anmak; araştırmacı gazeteciliği savunmak, yargı kumpasları karşısında susmamaktır. Dün Ergenekon tertipleri karşısında sessiz kalanların, bugün adalet nutukları atmaya hakkı yoktur. Uğur Mumcu’nun mirası, korkuyla değil; cesaretle bugüne taşınır.

Bugün Uğur Mumcu’yu anmak; gerçeğin üzerini örten her yeni düzenlemeye, her sansür yasasına, her karartılmış dosyaya karşı kalemi sivriltmektir. Çünkü onun yokluğu, yalnızca bir gazetecinin eksilmesi değil; gerçeğin doğrudan hedef alınmasıdır.

UĞUR MUMCU’YA SÖZÜMÜZ OLSUN

Bu ülkede gerçeği aramak suç sayıldıkça, Uğur Mumcu’nun sorularını çoğaltacağız. Karanlık derinleştikçe, belgeleri konuşturacağız. Kumpaslara, yalanlara ve teslimiyete karşı; Cumhuriyet’ten, laiklikten ve bağımsızlıktan asla geri adım atmayacağız.

Uğur Mumcu’nun bıraktığı yerden, susmadan ve kararlılıkla devam edeceğiz.