Bir romanda yerini alan, bir siyasetçinin diline dolanan iki sözcük;

Biri "yaban",

Biri "gariban".

Karanlıkta kalmış, cehaletin eline bırakılmış toplumlarda toplum yararına çalışan insanların değeri pek bilinmez. Dışlanırlar, "yabanın biri" olurlar.

"Gariban" sözcüğü ise halkın dilinde sıcak, politikacı dilinde çirkin bir ifadedir.

Toplum, kendinden olan, geçim sıkıntısı içinde olan birine kucak açar, onu da kendi gibi yaşatır. "Bu kim?" denildiğinde de "Garibanın biri!" derler.

Seçkinlerin toplum çoğunluğuna "gariban" demesi ise yadırganan bir yakıştırmadır.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun yazdığı "Yaban" romanının baş kahramanı İstanbullu Ahmet Celal, bir subaydır. Diğer kahramanlardan Mehmet Ali de onun emir eridir. Ahmet Celal, Kurtuluş Savaşı'nda bir kolunu kaybeder. Eskişehirli Mehmet Ali' nin köyü Porsuk Çayı kenarında yoksul bir köydür.

Mehmet Ali, komutanını alır, köyüne getirir. Burada yaşamasını ister. "İstanbul'da sefil olma!" der. Köylü, Ahmet Celal'i arasına almaz, uzak durur. Savaşın tozu dumanı arasında ölen ölür, kalan kalır. Sonrasında köylüler bu subay için "Yabanın biriydi," derler.

Köylünün bir yaşam ölçüsü vardır. Köyde, o köylü olup da bu ölçünün altında kalan bir iki insan, bir, iki hane olabilir. Köylü bu insanlara "gariban" der. Onları yaban olarak görmez. Kendilerinden biri olduklarını bilirler, aralarından ayırmazlar.

Yirmi dört yıldır aynı parti iktidarda.

Yirmi dört yıldır iktidarda olan bir partinin bir yetkilisi, açlık sınırının altında maaş alan beş milyon emekliye "garibanlar" diyor. Gariban dediğin üç yüz, beş yüz olur, beş milyon gariban olmaz.

1950'lerden bu yana iktidar olanlar, nüfusun sosyolojik, ekonomik yapısını köylerde köylünün, şehirlerde çalışanların daha da yoksullaşmaları üzerine bozmayı sürdürdüler. "Her mahallede bir milyoner yaratacağız." diye kolları sıvadılar. Milyonerler, milyarderler çoğalırken halk yoksullaştı.

Köylerde nüfus azaldı. Şehirler "şehirköy" oldu. Köylü şehre taşınırken tarlasını, evini sattı; traktörü olan traktörünü sattı; eşeği olan eşeğini sattı. Şehre geldi.

İşçi olanlar aldıkları ücretle şehirde geçinemiyor. Emekliler, açlık sınırının altında yaşıyor. Çoğu insan işsiz. Kalakaldılar orta yerde.

Köyde evi olan, şehirde evsiz kaldı.

Köyde tarlaları vardı, şehirde bir karış arsası yok.

Köyde, evinin önünde traktörü vardı, elinden gitti.

Eşeği vardı, yok.

Köye dönme şansları da yok.

Kalakaldılar orta yerde. Şimdi bunların ortak adı siyaset dilinde "gariban" oldu.

Açlık sınırının altında yaşayan milyonlarca köylü de, işçi de, işsiz de, emekli de gariban değildir aslında.

Mağdurdur,

Müştekidir,

Şikayetçidir.

Bunları bu hale düşürenler ise; Şüphelidir,

Suçludur,

Sanıktır.

Anayasamızda "Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti" olduğumuz yazılıdır. Bu tanıma uygun yönetilen bir devlette milyonlarca halk kitlesi gariban olamaz.

Arkadaşım diyor ki:

-Dünyada halkı gariban olan devletler yok mudur?

-Vardır.

Sayıları milyonları bulan garibanların varlığı devlet yönetimi bakımından bir ölçüdür. Böyle bir devlet; bilimdışılıkla, yasa tanımazlıkla yönetilir. Yönetim katlarında karanlık ilişkiler, yağma, talan, acımasızlık yarışı vardır.

Kurtuluş Savaşı yıllarında, bundan yüz yıl önce yurtsever bir subaya, "yaban" diyen bir köylü ile, 21. yüzyılda oy aldığı yurttaşına gariban diyen politikacının beslendiği kaynak aynıdır.