Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu’nda 08 Ağustos 2026 tarihinde kabul edilen “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”, terörün sona erdirilmesi ve silahsızlanma sürecine ilişkin yeni bir hukuki çerçeve sunmaktadır.
Teklif; örgütün silah bırakması ve tasfiye edilmesi şartına bağlı olarak, soruşturma, kovuşturma ve infaz süreçlerinde erteleme ve yeniden değerlendirme imkânı tanımakta, sürecin yürütülmesinde kamu otoritesine geniş bir hareket alanı bırakmaktadır. Çerçeve nitelikteki bu metin, uygulamayı büyük ölçüde yürütmenin takdirine bırakırken, esas tartışmayı teknik ayrıntılardan çok, doğrudan toplumun adalet algısı üzerine taşımaktadır.
Metnin en kritik düzenlemesi ise, süreci yürüten görevlilere sağlanan hukuki korumadır. Buna göre, bu kanun kapsamında görev alan kamu görevlileri ve yetkilendirilmiş kişiler, görevleri çerçevesinde yürüttükleri faaliyetler nedeniyle hukuki, idari ve cezai sorumluluk taşımayacaktır. Her ne kadar görev sınırlarını aşan, kişisel menfaat içeren ya da açıkça suç teşkil eden fiiller bu kapsam dışında bırakılmış olsa da, bu düzenleme toplum nezdinde teknik bir hüküm olmaktan çıkar, doğrudan “adalet” tartışmasının merkezine oturur.
Peki bu madde neden vardır? Çünkü bu tür süreçler, klasik devlet işleyişinin dışında, çoğu zaman gri alanlarda yürütülen temas ve müzakere faaliyetlerini içerir. Devlet adına hareket eden bir görevli, yarın bu faaliyetler nedeniyle yargılanma riskiyle karşı karşıya kalacağını düşünürse, hiçbir süreç fiilen yürütülemez. Bu nedenle söz konusu düzenleme bir ayrıcalık değil, sürecin işletilebilmesi için verilen yapısal bir teminattır. Ancak aynı düzenleme, toplum tarafından çoğu zaman farklı okunur: “Kim ne yaptıysa yanına mı kalacak?” İşte hukuk ile vicdan arasındaki asıl gerilim tam burada başlar.
Bu gerilimi anlamak için 2014 yılına dönmek gerekir. 6551 sayılı Kanun ile yürütülen çözüm sürecinde de benzer bir hukuki zemin kurulmuş, devlet süreci yürütenleri güvence altına almıştır. Ancak süreç beklenen sonucu üretmemiştir. Silahsızlanma gerçekleşmemiş, aksine sahada farklı bir hazırlık süreci yürütülmüş, şehir yapılanmaları güçlenmiş ve nihayetinde hendek olaylarıyla birlikte süreç tamamen sona ermiştir. Bu yalnızca bir güvenlik kırılması değil, aynı zamanda toplumsal güvenin ciddi biçimde zedelenmesidir.
Daha dikkat çekici olan ise şudur: 2014 yılında bu modele en sert itirazı yapan siyasi çizgi, bugün benzer bir hukuki çerçevenin içinde yer almaktadır. Bu durum yüzeyde bir çelişki gibi görünse de, aslında daha derin bir gerçeği işaret eder. Devletin yöntemleri çoğu zaman süreklilik taşır; değişen, bu yöntemin siyasi sahipliğidir. Dün itiraz edilen bir modelin bugün uygulanıyor olması, sorunun ortadan kalktığını değil, şartların ve dengelerin değiştiğini gösterir.
Zaman zaman gündeme gelen “statü” tartışmaları ise bu sürecin en hassas başlıklarından biridir. Bu tür öneriler, sürecin kilit aktörleri üzerinden etki üretme ve silahsızlanmayı hızlandırma amacı taşısa da, toplumun adalet duygusunu doğrudan etkileyen bir alan olduğu için geniş kabul görmesi son derece zordur. Bu nedenle bu başlık, çoğu zaman sınırlı ve dolaylı etkiler çerçevesinde tartışılır.
Bugün gelinen noktada asıl soru şudur: Aynı hukuki model, farklı bir sonuç üretebilir mi? Çünkü ortada yeni bir yöntemden ziyade, daha önce denenmiş bir modelin güncellenmiş hali bulunmaktadır. Bu durum, sürecin başarısını metnin teknik doğruluğundan çok, uygulama biçimine ve karşılıklı iradeye bağlı hale getirmektedir. Eğer sahada gerçek bir silahsızlanma iradesi ortaya konulmazsa, en güçlü metinler dahi sonuç üretmez. Ancak karşılıklılığın net olduğu, güvenlik ve siyaset dengesinin doğru kurulduğu bir senaryoda, geçmişte başarısız olmuş bir model dahi farklı bir sonuç verebilir.
Ekonomik açıdan bakıldığında ise bu tür süreçler doğrudan risk algısını belirler. Başarılı bir senaryoda güvenlik maliyetleri azalır, yatırım ortamı iyileşir ve bölgesel istikrar güçlenir. Buna karşılık belirsizliklerin arttığı, sürecin tek taraflı ilerlediği algısının oluştuğu bir durumda, ekonomik göstergeler hızla olumsuz etkilenebilir. Bu nedenle mesele yalnızca güvenlik ya da siyaset değil, aynı zamanda ekonomik istikrar meselesidir.
Sonuç olarak, komisyondan geçen bu metin yalnızca bir kanun teklifi değildir.
Bu metin, devletin yeniden risk alma iradesini ve geçmişte yarım kalmış bir süreci yeniden deneme kararını temsil etmektedir.
Ancak bu kararın başarıya ulaşıp ulaşmayacağı, metnin içeriğinden çok, toplumun bu süreci nasıl okuduğuna bağlıdır.
Çünkü mesele şudur: Bu bir kanun değil; geçmişte yarım kalmış bir kararın, yeniden denenmesidir.
TEMENNİM BAŞARILI OLMASIDIR.