Prof. Dr. Çağatay ÇAĞLAR

Maltepe Üniversitesi Hastanesi

Göz Hastalıkları Departmanı Öğretim Üyesi

‘’Bu dünya denizdir, bedense balık

Bu denizde can balıkları çoktur

Sen görmüyorsun şapşal, çünkü körsün

O balıklar sana çarpıp dururlar

Açıkça görmek için aç gözünü’’

*

Mesnevi’de geçen bir öğütte Mevlana hakikati görmek için ‘iç görü’nün ve ‘gönül gözü’nün açılması gerektiğini söylüyor.

Peki gerçek dünyada da acaba gördüklerimiz gerçek mi? Yoksa beynimiz bize istediklerini mi gösteriyor? Hepimiz aynı şekilde mi görüyoruz? Yoksa algılarımız ve yaşadıklarımız gördüklerimizi değiştiriyor olabilir mi?

Bunun için önce ‘görülebilir ışık spektrumu tablo’suna bakmamız gerekir. Bu tablo bir ışığın hangi renklerden ve hangi enerji seviyelerinden oluştuğunu gösterir. Aşağıda gördüğünüz bu şekle göre insan gözü sadece 350-750 nm arasındaki dar bölgedeki ışınlarla oluşan imajları farkeder. Oysa bu seviyenin altındaki ve üstündeki yüzbinlerce nanometreyi insan gözü göremez.

Yani görebildiğimiz bu küçücük ışın penceresinden tüm dünyayı görmeyi çalışıyoruz ya da gördüğümüzü sanıyoruz. Ama göremediklerimiz ve fark edemediklerimiz gördüklerimizin yanında sanki bir buzdağının deniz altında kalan parçası gibi devasa.

X ışınları, radyo/TV dalgaları, ultraviyole, wifi, bluetooth, kızıl ötesi ve insanoğlunun henüz keşfetmediği ama ilerde mutlaka keşfedeceği onlarca rengi ve ışını göremiyoruz. Peki ya size ‘gördüklerimiz acaba gerçek mi’ diye sorsam ne derdiniz? İşte tam bu noktada size biraz görme olayını bilimsel olarak anlatmam gerekiyor. Normalde görmemiz için ortamda ışık olmak zorunda. Cisimlerden yansıyan bu ışık gözün içine girer, saydam tabaka kornea ve lens (mercek) ışığı kırarak retinaya düşürür.

Retinada baktığımız cisim aslında ters algılanır. Daha sonra bu ışık enerjisi kimyasal reaksiyonlarla elektrik enerjisine dönüştürülür ve bir elektrik kablosu gibi olan göz siniri aracılığıyla beyne yani ana görme merkezine taşınır. Bu alan beynin en arkasında oksipital lobdadır. Buraya taşınan görüntü tekrar düzeltilir ve işte tam bu noktada görme olayı gerçekleşir. Yazması bile bu kadar uzun sürerken cisimden yansıyan ışığın göz aracılığıyla beyne iletimi milisaniyeler içinde olur ve görme gerçekleşir.

İşte bu yol boyunca olan küçük anatomik hatalar, yeterince çalışmayan bölgeler ve çeşitli hastalıklar görmede azalma ya da farklı algılamalara yol açar. Bazı insanların ışıkta gözleri kamaşırken, bazılarının gece görüşleri kötüdür. Bazılarının kontrast görmeleri (siste görme) düşükken, bazılarının üç boyutlu görmeleri problemlidir. Bazı hastalıklarda insanlar cisimleri olduğundan küçük ya da büyük (sarı nokta hastalıkları) görebilir. Miyoplar cisimleri olduğundan biraz daha uzak, hipermetroplar daha yakın görebilirler. Astigmatlar düz çizgiyi yamuk gibi görürken, kataraktı olanlar her şeyi tül perdenin arkasından bakıyormuş gibi soluk görürler. Şizofreni, psikoz ya da bazı ilaçların sebep olduğu halüsinasyonlar da, insan olmayan bir şeyi gördüğünü sanar. Deliryumda ise gördüğü şeyi bilmeden inkar eder ve ‘görmüyorum’ der. Agnozide gördüğünü söyler ama ne gördüğünü tanımlayamaz. Anton sendromunda beyin hasarına bağlı körlük gelişir ama körlüğünü kabul etmeyip gördüğünü söyler. Yani gözden beyine kadar olan görme sistemindeki en minik hata gördüklerimizin gerçekliğini değiştirebilir ve her gördüğümüz ya da görmediğimiz doğru olmayabilir.

Aynı şey renk algılamasında da geçerlidir ve insanlar arasında renkleri görmede ve algılamada büyük farklılıklar vardır. Zaten görebildiğimiz ışık spektrumu yukarıda söylendiği gibi çok dardır ve göremediğimiz trilyonlarca renk ve ışık tonu mevcuttur. İlk olarak cinsiyet farkı renk algısında etkendir. Kadınlar renk tonlarını daha iyi ayırt edebilirler ve görmeleri ilk başta anlattığımız ışık spektrumunun üst kısmına yani pembe ve kırmızıya daha yatkınken, erkeklerinki biraz daha alt taraftaki soğuk tonlara mavi ve yeşile daha yatkındır. Bu bilgi bize neden kız çocuklarının pembeye, erkek çocuklarının maviye yatkın olduklarını kısmen açıklar. Mesela aşağıdaki ruj resmini bir kadına gösterdiğinizde her bir rujun ayrı ayrı rengini ve tonlarını ayırt edip hangisinin ne tür bir ortamda kullanılması gerektiğini söyleyebilirken, bir erkek için bu rujların hepsi nerdeyse aynı renktir.

Burada aslında biraz yaşadıklarımız ve deneyimlerimizden oluşan görsel algılarımızın farklılıkları da ortaya çıkıyor. Evet, kadınlar renk tonlarını daha iyi ayırt ediyor ama bu rujları kadınlar kullandığından renk tonlarını erkeklere göre daha iyi algılaması da söz konusu. Mesela aşağıdaki fotoğrafı ilk gördüğünüzde bir göz resmi olduğunu görseniz de biraz dikkatli bakınca algılarınız devreye girip size doğrunun bir banyo gideri olduğunu söylüyor.

SÜRECEK