Cumhuriyet’in ilk yıllarında devlet adamlığı bugünkü gibi yüksek duvarların, koruma ordularının, karartılmış camların ardında değildi. O yılların yöneticileri, Anadolu yollarının tozunu yutar, köylünün gözünün içine bakar, derdini yerinde dinlerdi.
Çünkü onlar için devlet, halktan uzak bir makam değil; halkın yükünü omuzlama göreviydi. 1933 yılının bahar günlerinden biri…
Çorum Valisi Cemal Bardakçı, İskilip yönünden atı üzerinde Çorum’a dönüyordu. Yol dediğin de bugünkü gibi asfalt değil; yer yer çamura dönen, yer yer taşlık, tozlu Anadolu yolları… Bir yerde birkaç kağnının ağır ağır ilerlediğini gördü. Kağnılar taş taşıyordu.
Durdu.
Belki de Cumhuriyet’in kaderini değiştiren pek çok olay gibi bu da küçük bir duruşla başladı.
Vali Bey atını durdurdu, kağnıların yanına yaklaşıp köylüye sordu:
-Kolay gelsin, ne yapıyorsunuz?
Köylü saygıyla yaklaşıp cevap verdi:
-Çeşme yapacağız beyim… Taş çekiyoruz.
Vali Bardakçı’nın dikkati hemen suyun kaynağına yöneldi. Çünkü Anadolu’yu bilen herkes şunu bilirdi. Bir köyün kaderini değiştiren şey bazen bir okul, bazen bir yol ama çoğu zaman sudur.
Suyun nereden çıktığını, nereye götürüleceğini, öbür köylerin durumunu tek tek sordu.
Köylü anlattı:
-Su GökKaya’nın dibinden çıkar beyim… Dut Köyü’nün alt başına çeşme yapacağız…
Sonra da ekledi:
-Öbür köyler razı olsa da olmasa da başlayacağız artık…
İşte Cumhuriyet’in yetiştirdiği gerçek devlet adamı burada ortaya çıkıyordu.
Cemal Bardakçı yalnızca bir köyün değil, bütün ovanın geleceğini düşündü. Uzun uzun araziyi inceledi. Suyun doğal akışını hesapladı. Sonra köylüye dönüp tarihe geçecek kadar önemli şu düşünceyi söyledi:
-Siz bu suyu yalnız kendi köyünüze götürürseniz, öbür köylerle aranızda huzursuzluk çıkar. Bu su, geçtiği bütün köylerin hakkıdır.
Bugün dönüp baktığımızda bu sözün yalnız suyla ilgili olmadığını anlıyoruz.
Bu, Cumhuriyet’in adalet anlayışıydı.
Çünkü Cumhuriyet’in ilk kuşak yöneticileri, devleti bir aşiretin, bir çevrenin, bir ayrıcalıklı grubun malı gibi görmüyordu. Halkın ortak hakkını korumayı görev biliyorlardı.
Vali Bardakçı o gün orada yalnız bir çeşmenin yerini değiştirmedi. Devletin ne olması gerektiğini de gösterdi.
Ardından şu an Evci Çeşmesi’nin bulunduğu yeri işaret etti:
-Haftaya burada bütün köylerle toplantı yapacağım. Herkes gelsin. Hepinizi dinleyeceğim.
Bir hafta sonra ovanın insanları orada toplandı.
Kadınlar…
Muhtarlar…
Köylüler…
Kağnılar…
Çocuklar…
Belki çoğunun ayağında doğru dürüst ayakkabı yoktu ama hepsinin gözünde aynı beklenti vardı: Su…
Çünkü su yalnız gereksinim değildi, yaşamın kendisiydi.
Toplanan kalabalığın içinde o gün bir Anadolu kadını da vardı ki, aslında başlı başına bir Cumhuriyet destanıydı.
Elinde uzun bir değnek…
Başında vişne çürüğü renkli çember…
Üç etekli giysisiyle kalabalığın arasından çıktı.
Adı Güllü idi.
Sonradan soyadı yasası çıkınca “Şanan” soyadını alacaktı ama o gün herkes onu “Güllü Kahya” diye tanıyordu.
Muhtarlar, “Kağnı yetmez… Güç yetmez…” diye kaygılarını anlatırken, Güllü Kahya öne çıkarak değneğini yere vurdu:
-Hacıbey’in kağnısı yetmezse Babaoğlu var. Dereköy var. Ferhatlı var. Bu sudan yalnız bir köy yararlanmayacak!
O an kalabalık sustu. Çünkü bazen bir halkın gerçek karakteri, en yoksul insanının ağzından çıkar.
Cemal Bardakçı’nın yüzünde bir gülümseme belirdi. Anadolu’yu ayağa kaldıracak iradenin hâlâ yaşadığını gördü.
İşte Cumhuriyet biraz da buydu.
Bir valinin halkına güvenmesi…
Bir halkın birbirinin susuzluğunu kendi susuzluğu bilmesi… Bir Anadolu kadınının köy köy dolaşıp kağnı toplamayı göze alması…
Bugün büyük nutuklarla anlatılan “milli ruh”, belki de en gerçek haliyle o gün o çeşmenin başında vardı.
Çünkü Cumhuriyet, önce insanları birbirinin derdiyle dertlenmeyi öğretti. Ve Cemal Bardakçı verdiği sözü tuttu. Gök Kaya’nın dibinde çalışmalar başladı. Kanallar kazıldı. Künkler döşendi. Suyun gözesi açıldı. Evci Deresi boyunca hummalı bir emek yürüdü.
Üstelik bütün bunlar devlet bütçesinden değil, büyük ölçüde Cemal Bardakçı’nın kişisel özverisiyle yapılıyordu.
Çünkü o kuşağın bazı yöneticileri için makam; zenginleşme yeri değil, halka borç ödeme yeriydi. Fakat bir süre sonra para tükendi… Suyun hedeflenen yere ulaşmasına hâlâ yüzlerce metre vardı. Tam o sırada, bu hikâyeyi ölümsüzleştirecek başka bir yürek devreye girecekti.
Nuriye Hanım…