Son zamanlarda sosyal medyada yeni bir yaşam biçiminden söz ediliyor: “Nonna stili.”
İtalyancada nonna, büyükanne demek. İlk bakışta çiçekli mutfak önlükleri, ev yapımı makarnalar, reçeller, bahçeden toplanan domatesler ve uzun sofralar geliyor insanın gözünün önüne.
Ama ben bu kavrama biraz daha farklı bakıyorum. Çünkü bana göre nonna stili, yeni bir trendden çok eski bir hayat bilgeliğinin yeniden hatırlanması. Büyükannelerimiz “slow living” demiyordu. “Mindfulness” kavramını da bilmiyorlardı. Fakat hayatın içinde kalmayı biliyorlardı.
Bir yemeğin pişmesini bekliyor, mevsiminde olanı saklıyor, eskiyi hemen atmak yerine onarıyor, sofrayı sadece karın doyurmak için değil, insanları bir araya getirmek için kuruyorlardı.
Bugün ise her şey çok hızlı. Yemeğimiz hazır, alışverişimiz birkaç tık uzağımızda, iletişimimiz anlık… Ama bütün bu hızın içinde tuhaf bir şey oldu: Zamanımız arttı belki ama zamanın tadını çıkarmaya vaktimiz kalmadı.
Bir kahveyi telefon ekranına bakmadan içebilmek…
Bir kitabın birkaç sayfasında uzun süre kalabilmek… Bahçedeki çiçekleri sularken acele etmemek…
Bir dostla konuşurken saate bakmamak…
Bunlar artık neredeyse küçük lüksler.
Oysa insan ruhunun da dinlenmeye, yavaşlamaya ve kendi ritmini bulmaya ihtiyacı var.
Psikolojik danışmanlık yaptığım yıllar boyunca insanlarda sık gördüğüm şeylerden biri de bu: Sürekli yetişmeye çalışırken kendimize yetişemiyoruz. Belki de nonna yaşamının bugün bu kadar ilgi görmesinin nedeni tam olarak bu. Bize “daha az yap” demiyor. “Yaptığın şeyin içinde ol.” diyor.
Bir yemeği gerçekten pişir. Bir sofrayı gerçekten paylaş. Bir çiçeği gerçekten büyüt. Bir insanı gerçekten dinle. Hayatı sadece tüketme; ona biraz da elini değdir. Tarih okudukça insanın fark ettiği bir başka şey de şu: Bugün yeni sandığımız pek çok şey, aslında geçmişte insanların doğal yaşam biçimiydi. Bizim Anadolu kültürümüzde de nonna ruhunun karşılığı fazlasıyla var. Tarhana yapan, erişte kesen, biber kurutan, turşu kuran, reçel kaynatan, komşusuna bir tabak yemek götüren kadınlarımız vardı.
Onlar adına “sürdürülebilirlik” demeden sürdürülebilir yaşadılar. “Geri dönüşüm” demeden eşyayı değerlendirdiler. “Yavaş yaşam” demeden hayatı aceleye getirmediler.
Belki de şimdi dünyanın yeniden keşfettiği şey, bizim evlerimizde çoktan yaşanıyordu. Bu nedenle nonna stilini sadece estetik bir sosyal medya akımı olarak görmüyorum. Bence bu, modern hayatın karşısında küçük ama anlamlı bir hatırlatma: Her şeyi hızlandırmak zorunda değiliz. Teknolojiyi kullanabilir, hayatın bütün kolaylıklarından yararlanabiliriz. Ama kolaylıkların hayatımızın anlamını belirlemesine izin vermek zorunda değiliz.
Çünkü hayatın en güzel anları çoğu zaman büyük olayların içinde değil; mutfaktan gelen ekmek kokusunda, yaz akşamında kurulmuş bir sofrada, bahçeden koparılmış bir domateste, annemizin tarifinde, bir dostun kahkahasında saklı.
Belki de modern dünyanın gerçek lüksü daha fazlasına sahip olmak değil.
Bir akşamı hiçbir yere yetişmek zorunda olmadan yaşayabilmek.
Nonna'nın bize bugün söyleyeceği şey belki de çok basit olurdu:
“Yavaşla. Sofranı kur. Sevdiklerini çağır. Hayat geçiyor.”