Toplumlar tarihsel kavşaklardan geçerken, yaşananların gerçek anlamı ancak yıllar sonra anlaşılır. Günlük siyasetin sıradan görünen olayları, zamanla bir dönemin kaderini belirleyen eşiklere dönüşür.

Türkiye böyle bir dönemin içinden geçiyor.

Bugün yaşanan tartışmaların merkezinde bir parti, bir lider ya da bir seçim konusu varmış gibi görünse de gerçekte sorun çok daha derindir. Asıl konu, siyasal rekabetin hangi kurallarla yürütüleceği, hukukun ne kadar bağımsız olacağı ve toplumun kendi geleceğini belirleme hakkını koruyup koruyamayacağıdır.

Demokrasi sadece sandıktan çıkan sonuç değildir; özgür düşüncenin, eleştiri hakkının ve örgütlü toplumsal yaşamın güvencesidir. Muhalefetin daraltıldığı ve hukukun siyasetin hizmetine sokulduğu yerde, demokrasinin adı kalsa da özü giderek zayıflar

Özgürlüklerin kaybı da kurumların çöküşü de ani değil, çoğu zaman fark edilmeden ilerleyen bir süreçtir. Kuralların esnetilip istisnaların kural haline geldiği yerde, toplum bir süre sonra olağanüstü olanı olağan saymaya başlar.

En büyük tehlike de budur.

Zira demokrasi yalnız baskıyla değil, alışkanlıklarla da kaybedilebilir.

Cumhuriyet, egemenliği saraydan alıp halka veren tarihsel bir dönüşümdür. Bu yüzden yalnızca bir rejim değil, aynı zamanda bir yurttaşlık tasarımıdır. Hukuk, laiklik, parlamenter gelenek ve özgür kurumlar da bu tasarımın taşıyıcı sütunlarıdır.

Ancak Cumhuriyetin gerçek gücü, kurumlarından önce toplumun bilinç düzeyinde yatıyordu. Zira hiçbir anayasa, onu savunacak yurttaşlar olmadan yaşayamaz. Hiçbir hukuk sistemi, adalet duygusunu koruyacak bir toplumsal irade olmadan ayakta kalamaz.

Ülkemizin önündeki temel soru budur: Ülke, siyasal farklılıkların meşru kabul edildiği çoğulcu bir demokrasi yönünde mi ilerleyecek, yoksa muhalefetin etkisizleştirildiği, siyasal alanın daraltıldığı ve tek merkezli bir yönetim anlayışının egemen olduğu bir yapıya mı sürüklenecek?

Bu konu yalnız muhalefetin değil, iktidarın da kaderini belirler. Zira demokrasi, varlığını güçlü ve meşru bir muhalefetten alır. Eleştirinin sustuğu, seçeneklerin yok edildiği yerde önce siyaset körelir, ardından toplumun ilerleme dinamiği zayıflar.

Bilim bize gelişmenin çeşitlilikten doğduğunu öğretir. Doğada olduğu gibi toplumlarda da farklı sesler yaşamın güvencesidir. Tek seslilik düzen getirmez; tersine, kırılganlık üretir.

Demokrasi mücadelesi yalnızca seçim kazanmanın ötesinde, hukukun üstünlüğünü, siyasal meşruiyeti ve yurttaşlık haklarını koruma mücadelesidir. Bugün bir kesimin hakkı için gösterilen duyarlılık, yarın bütün toplumun güvencesi haline gelir.

Türkiye'nin önünde duran tarihsel kavşak asıl budur.

Cumhuriyet ikinci yüzyılına girerken yeniden kendi kuruluş ilkeleriyle yüzleşmektedir. Bu yüzleşmenin sonucu, yalnız bugünün siyasetini değil, gelecek kuşakların yaşayacağı ülkenin niteliğini de belirleyecektir.

Tarih bazen toplumlara kritik anlar sunar. O anlarda verilen kararlar, yıllarca sürecek sonuçlar doğurur. Türkiye bugün böyle bir eşiktedir.

Bu nedenle tartışılması gereken kişiler değil ilkelerdir. Makamlar değil kurumlardır. Günlük hesaplar değil, ülkenin geleceğidir.

Zira tarih, sonunda herkesi yargılar.

O yargıda kazananlar, gücü elinde tutanların ötesinde, hukuku, özgürlüğü ve Cumhuriyeti savunanlar olur.