Yıl 1976. Sümer sokakta, eski binanın 3. katındaki öğretmen derneğimizden (TÖB-DER-Ankara Şubesi) çıkıp nişanlım önde ben arkasında hızla merdivenlerden aşağı iniyoruz.
İşimiz uzun, üç saat kadar sürecek. Sıhhiye’deki Yenişehir İstasyonu’na kadar yürüyeceğiz, biletimizi alıp ilk gelen banliyö trenine bineceğiz, Sincan son durakta inip postaneye geçeceğiz. Nişanlımın adına açılan posta kutusunu kontrol edip alıcılarını bulamadığı için dönen dergiler varsa toplayıp paketleyeceğiz. Yine istasyon, yine banliyö treni, Yenişehir İstasyonu’nda inip derneğe döneceğiz. Dergiler, gönderemediğimiz arkadaşların adresleri yazılıp yeniden postaya verilecek.
Trene bindik. Öğlen saati olduğu için fazla kalabalık olmayan vagonlardan birinde karşılıklı koltuklara yerleştik. Nişanlım, bir yıl sonra evleneceğim eşim Ayfer, “Bu işi yapacak, vakti olan bir başka arkadaş yok muydu? Benim yarınki derse hazırlık yapmam gerekiyor, yeni bir konuya geçeceğim, hazırlıksız giremem.” “Çok sürmez, erken döneriz, senin de hazırlanacak vaktin olur.” İkna olmadı ama birlikte seyahat hoşumuza gittiği için ikimiz de mutluyuz.
Siz bir de sabah işe, okula giderken ve akşam dönüşlerinde görün treni. Vagonlar balık istifi dolar, hatta işine yetişmek zorunda olanlar vagon kapısının koluna yapışıp bir sonraki istasyona kadar kapıda seyahat etmeyi bile göze alır. Bu kapıda yolculuk sırasında trenden düşüp yaşamını kaybedenler de oldu.
TÖB-DER içerisinde Devrimci Öğretmen adıyla bir grup oluşturduk, grubun bir de dergisi olmasını kararlaştırdık. O yıllarda gençlik içerisinde Devrimci Gençlik adında bir dergi de yayımlanıyordu. Öğrenciliğimizde bu dergideki görüşleri benimseyen insanlar olarak derginin adının Devrimci Öğretmen olmasında karar kıldık. Ülkenin tam bağımsızlığını savunan, eğitimin demokratikleştirilmesi konusuna kafa yoran, gittiği her yere Köy Enstitüleri geleneğini götürmeye, halkın aydınlanması için emek vermeye hazır, gözünü budaktan esirgemeyen genç öğretmenleriz. Derginin yazı-çizi işleri bana verildi. İlk üç sayı benim denetimimde basılıp dağıtıldı. Daha sonra başka arkadaşlar dergi işlerini yürüttü. İlerdeki sayılarda yayımlanan tarih öğretmeni ağabeyimiz Yaşar Çağlayan’ın örgün eğitim konulu özgün incelemesini anmadan geçmek istemem. Bir kazada erken yitirdik Yaşar abiyi. Işıklar içinde uyusun.
1977 yılı. MC iktidarının en azgın dönemi, mecliste çoğunluğu sağlamış, iktidarın küçük ortağı eğitim bakanlığına çöreklenmiş, ilerici, demokrat, devrimci, yani kısaca Türk-İslam sentezci görüşlerine uymayan tüm öğretmenleri ve TÖB-DER’i hedef almış, öğretmenleri yaz-kış demeden oradan oraya sürgüne yolluyor. Akşehir’e atamam yapılıp yedi ay kadar ders verdiğim öğretmen okulundan “lüzum-u muhakeme” kararıyla mahkemeye sevk edilerek görevden alınmıştım. Mahkeme sonuna kadar maaşımın üçte ikisi ödenecek, görevde sayılacak ancak derslere giremeyecektim. Ders verdiğim okul müdürünün görüşleriyle çelişen düşüncelerimden dolayı aynı kişinin şikâyeti üzerine ilçe idaresi hakkımda böyle bir uygulama başlatmıştı. DGM, Ağır Ceza derken uzadıkça uzadı. Tam iki yıl sürdü. Hakkımda açılan dava aklanmamla sonuçlandı. Mahkeme kararıyla 1978 nisanında görevime döndürüldüm.
O yıllarda kız arkadaş, erkek arkadaş diye bir kavram henüz yok! Ya sözlü oluyorsunuz ya da nişanlı. Nişanlılık fazla uzamıyor, çoğunlukla evlilikle sonuçlanıyor. Anlaşamadığınız bir aşamada verilen söz bitiyor, ayrılık kendini gösteriyor. Yürümeyen nişanlılık döneminde ayrılık kaçınılmazsa nişan bozuluyor. Yürümeyen evlilikler de mahkeme kararıyla sona eriyor. Öyle imam nikâhıyla yapılan evliliklerdeki gibi kapıya boş şişe koymakla, kavga çıkarıp, kadını örseleyerek anne-baba evine göndermekle değil! Bunu yapan çağ dışı yaşayanlarımız çoğunlukta bugünlerde. Hatta nikah işlemini belediye nikah memurlarından alıp müftülüğün tasarrufuna sokma çabaları dikkat çekiyor. Kırk yıl sonra batılı ülkelerden bu “kız arkadaş, erkek arkadaş” terimini de ithal ettik, ücret ödemeden! Günümüzde iyice yaygınlaştı. Gölgesini satamayacaksa ağaç bile yetiştirmeyen, kolu dünyanın her köşesine uzanan kapitalizm nasıl boş bulunmuş da yeni terimleri ücretsiz göndermiş, anlaşılır gibi değil! Kot pantolon (blue jeans), kola (coca cola/pepsi cola), (içinde et bulunmadığı mahkemelerce kanıtlanan Mcdonald’s ) hamburger tüm yeni/yarı sömürgeleri kuşatmaya henüz başlamıştı. Ayaküstü atıştırmalık yerlerde yerli yiyecek ve içecekler bulunmuyor, bulunması olası yerlerde istemek ise ayıpsanır olmuştu. Biz yine de yakın çevremize bu ithal ürünlerden uzak durmayı, besleyici özellikleri bulunmadığını anlatıyorduk. Ancak batı, emperyalist ülkeler, özellikle ABD gıda zincirleri öyle reklam yapıyorlar ki çocukları ve gençleri uzak tutmak olası değil. Tıpkı beyinde hasar bırakan bedava süt tozları ve içinde undan çok zararlı katkı maddeleri olan beyaz unları gibi. Eğitim bakanlığımız aracılığıyla tüm ülke okullarında çocuklarımıza yedirildi ve içirildi. Ne kadar bilinçli bir oyun, farkında mısınız? Düşünemeyen, çıkarım yapamayan, yorumlayamayan kitleler yetişmesine önayak oldular. Çocuklarımızın beyin gelişmelerini önlediler.
Nişanlımla yine bir gün arkadaşlarla sohbet sonunda eğitim derneğimizden iniyoruz. Bu kez dergi işlerine koşmak için değil, gidip bir çay bahçesinde baş başa semaverde çay içmek için. En yakın yer de Güven Park’taki, şimdi çevik kuvvet ekiplerinin yerleştirilmiş olduğu alanda bulunan çay bahçesi. O günlerde Güven Park tam anlamıyla parktı, polis-molis yoktu içinde. Hem başkentin göbeğinde, hem Atatürk Bulvarı’nın on metre bitişiğinde. Aramızda yalnızca bir kaldırım var. Başkentin kuruluş yıllarında düzenlenmiş bir park. Heykelleri, fıskiyesi, mermer oturma kanepeleri, şimdi devleşmiş olan çınarları, yeşil alanları ve çay bahçesiyle muhteşem bir park. Fırsat buldukça da Saraçoğlu mahallesinde ulu çınarların ve meşelerin altında yürüyoruz.
Arada bir de Sıhhiye’de Abdi İpekçi Parkı’ndaki çay bahçesinde Metin’in (heykeltraş Metin Yurdanur) göğü kucaklar gibi uzanan ellerini, üreten ve yaratan ellerini seyrederek yine semaverde çay içiyoruz. Ünü ülkeyi aşan heykeltraşımızın yapıtlarını kentin her köşesinde görmek mümkün; artık 10 Ekim 2015 katliamıyla anılan Ankara Gar’ının önünden geçerken, Kuğulu Park’ta dolaşırken, TBBM’nin karşısında, Atatürk Bulvarı’nda yürürken ince sarı sakalıyla size gülümser Metin. Çayla birlikte yan yana olmanın, evlilik düşlerimizi paylaşmanın da sıcaklığını yaşıyoruz. Bunlar tabi ki kırk üç sene öncenin anıları, güzel anılar.
Tam katları inmiş binanın kapısından çıkmak üzereyken karşımıza çıkan iki kişi “Nereye, çıkın yukarıya.” diye emir verdi. Ne olduğunu anlamaya vakit kalmadan “Polis, çıkın yukarı.” diye emri yineledi. Öğrencilik yıllarımdan sonra sivil polisle ilk karşılaşmamdı bu. Sonraları daha sık karşılaşır olacaktım, gölgem gibilerdi. Sıkıyönetim yasalarına muhalefetten görevime son verildiğinde kurduğum iş yerimden de hiç eksik olmadılar. Farkına varınca derste ağzımı İngilizce açıyor İngilizce kapatıyordum. Bir süre derslere devam edip kursu bırakıyorlardı. Arkalarında sivil olduğunu düşündüğüm bir grup insan daha vardı. Bizi ite-kaka merdivenlerden yukarı çıkmaya zorladılar. Bizim arkamızdan inenleri de geri döndürdüler.
Bu arada eğitim derneğinden gelmeyip, binadaki iş yerlerinden çıkanları da öğretmen sanarak dernekten içeri sürdüler. Girer girmez içlerinden biri “Polis, herkes salonda toplansın.” diye bağırdı. O sırada dernekte bulunan herkesi salonda topladılar. Bir yönetici olup olmadığını sordular. Yönetim odasında bulunan bir öğretmen arkadaş yönetici olduğunu belirtti. Herkesin kimliğini sorup kontrol ettiler. İçeridekilerin öğretmen olup olmadığını, öğretmenlerse öğretmen kimliklerini göstermelerini istediler. Öğretmen olmadığını belirten, merdivenlerden alıp getirdikleri bir kişiye “Sen ne arıyorsun bu dernekte? Bunların komünist olduğunu bilmiyor musun?” diye bağırınca, korkuya kapılan kişi “Merdivenden inerken beni alıp buraya getirdiniz.” diye yakındı. Aynı sivil “Sus, sus, kes sesini. Sen çık, bir daha da bu komünist yuvasına girme.” diye bağırıp azarlayarak geri gönderdi. TÖB-DER’li olmak komünist olmakla eş değer görülüyordu. Oysa düzene muhalefet eden, siyasi yelpazenin tüm kanatlarından, anayasal, demokratik ve özlük haklarını arayan öğretmenlerden oluşuyordu derneğimiz.
Kimlik kontrolünden sonra bağırıp çağırarak, yönetici arkadaşımızı da tartaklayıp tehdit ederek ayrıldılar. Çaycı demlemiş olduğu çayı ücret talep etmeksizin içeride bulunanlara ikram etti. Gözaltına alınan olmamıştı ama iyi bir gözdağı vermişlerdi. Bir yıl sonra derneğin Ankara şubesi başkanı seçilecek arkadaşımızı, Ali Başpınar’ı da hırpalayıp, gözdağı vererek bırakmışlardı. O tarihten sonra derneğe gelip gidenlerde azalma olmuş muydu? Hiç sanmıyorum, TÖB-DER giderek 200.000 üye sayısına ulaşmış, bölgede ve dünyada en çok üyesi olan, mesleki ve demokratik talepleri eğitim mitingleriyle dile getiren, çalışmalarıyla dünyada emek cephesinde yerini alan öğretmen kuruluşları arasına girmişti.
Tabii bizim semaverde çay keyfimizin de tadı kaçmıştı.