Bazı sesler vardır; yankısı uzun sürer ama kendisi hiç var olmamıştır. Uzakta çakan bir şimşeğin ardından beklenen yağmur gibi… İnsan, o ilk gürültüyle birlikte avuçlarını açar, yüzünü göğe çevirir, toprağın kokusunu hayal eder. Oysa bulut çoktan dağılmıştır; geriye yalnızca kulakta kalan bir uğultu kalır. İşte çağımızın en büyük yanılgısı da burada başlar: sesi, hakikat sanmak.

Bugünün dünyasında gürültü, hakikatin yerini almış durumda. Sözler büyüyor, vaatler kabarıyor, cümleler kalınlaşıyor; fakat içleri boş. Bir kaptan su bekler gibi bekliyor insanlar—oysa kaptan önce dolması gerekir. Ama kimse kabın dolu olup olmadığını sormuyor artık; yeter ki ses çıkarsın, yeter ki dikkat çeksin, yeter ki kalabalığı bir anlığına büyülesin.

Daha da çarpıcı olan şu:

Bu boşluğu en çok hissedenler, yine de en çok inananlar oluyor.

Gürültünün defalarca yağmura dönüşmediğini görmüş insanlar bile, her yeni uğultuda yeniden umutlanıyor. Çünkü insan, umut etmeyi bırakmak istemez. Belki de bu yüzden, en çok aldatılanlar en çok bekleyenlerdir.

Her hayal kırıklığından sonra biraz daha temkinli olmak yerine, biraz daha açar avuçlarını. Sanki bu kez farklı olacakmış gibi.

Oysa gürültü, çoğu zaman bir örtüdür. İçeride hiçbir şey olmadığını saklamak için yükseltilir. Bir bulut ne kadar çok gürlerse, bazen o kadar az yağar. Çünkü gerçek olanın bağırmaya ihtiyacı yoktur.

Hakikat, sessizdir; ama ağırdır. Kendini ispatlamak için uğultuya değil, varlığa dayanır.

Bu yüzden zincirlerinden yeni kurtulmuş bir mazlum, gürleyen nice sözden daha gerçektir. Çünkü onun taşıdığı şey boşluk değil; acıdır, tecrübedir, yaşanmışlıktır.

Onun sesi kısık olabilir, ama içi doludur. Ve dolu olan, eninde sonunda kendini belli eder. Gürültü değil, ağırlık belirler gerçeği.

Belki de asıl mesele, artık neye kulak verdiğimizdir. Gürültüye mi, yoksa içeriğe mi?

Yankıya mı, yoksa kaynağa mı?

Çünkü her ses, bir şey anlatmaz. Bazı sesler yalnızca boşluğu büyütür.

Ve insan, en çok da bu boşluğu yağmur sanarak ıslanır.