Otobüsün koltuğunda oturmaktan bacaklarım tutulmuş, ayağa kalktığımda sendeliyorum, koridorun sağı ve solundaki koltukların başlarına tutunarak ön kapıdan iniyorum. Nişanlım da önümden indi.

O kadar çok otobüs ve o kadar çok insan var ki birkaç adım atsam yanımdakileri kaybederim, bulmam çok zor olur. Başkentte gece bir sularında başlayan yolculuk sabah dokuz civarında Beşiktaş’ta son buldu. Güneşin yüzünü ışıl ışıl gösterdiği bu saatte Boğaziçi’ni izlemek insanın içine ferahlık katıyor. Bizim gibi ülkenin birçok bölgesinden gelen emekçilerin otobüsleri köprü üzerinde sıralanmış, trafik akışı adım adım ilerliyor, biz de sabah mahmurluğumuzu atıp Boğaz’ı izliyoruz. Her görüşümde hayranlığımı saklayamadığım Boğaz’ı. Köprünün üstünden Rumeli yakasına geçerken sağında Karadeniz, solunda Marmara olduğunu, suyun Karadeniz’den aşağıya Marmara’ya aktığını, dip akıntısıyla da tersine bir dönüş olduğunu bilmek, doğanın bize sunduğu güzelliği görmek mutlu kılıyor.

Sürücümüz yürüyüş ve toplantıdan sonra indiğimiz yerde bekleyeceğini duyurarak aracını ara sokaklardan birine sürdü. Diğer araçlar da park yeri aramak üzere ayrıldı. Otobüsümüzün plakasını ezberimde tutmaya çalışarak etrafa bakınıyorum. Nişanlım, bir sene sonra da evlendiğim eşim, Ayfer, etrafa bakınarak kahvaltı yapabileceğimiz bir yer arıyor. “Çay içebileceğimiz bir yer bulalım.” “Olur, arayalım, belki kahvaltı çıkaran bir yer de vardır. “

Beşiktaş’tayız, daha önce birkaç kez geldiğim bu büyük kentte gördüğüm semtlerden birindeyiz. Nemli deniz havasını, yosunlu boğaz kokusunu içime çekiyorum; sekiz saatlik yolculuğun arkasından denizi görmek, martı sesleri işitmek nişanlımla birlikte 1 Mayıs kutlamalarına katılmak üzere İstanbul’da olmak büyük bir coşku veriyor. Başkentte hiç bu kadar uzun süre yan yana olamamıştık. El ele Boğaz kenarında yürüyoruz, Boğaz’a bakan binaların arasından, yer yer de bina yapılamayacak kadar dar kıyı kesimlerinden bize durgun gibi gözüken suyu izlemek son derece huzur verici. “Sen Boğaz’ın böyle göründüğüne bakma, insana karşıya kadar yüzmek kolay geliyor ama bir denemeye kalk akıntı insanı kilometrelerce aşağıya sürükler, ancak profesyonel yüzücüler karşıya geçmeyi başarır.” “Böyle bir denemeye kalkışamam, zaten iyi bir yüzücü değilim, Boğaz’da kaybolurum.”

Nişanlımın dedesi ve teyzelerinden en küçüğü İstanbul’da otururmuş, çocukluğunda sık gelirmiş. Hemen her yaz bir süre kalırmış. Dedesinin fotoğraf stüdyosu Cağaloğlu’na yakın bir yerdeymiş, evi de birkaç yüz metre ötesinde. “Teyzem bizi Beşiktaş’a gezmeye getirirdi, Sarıyer’de dar bir alanda, kumlu sahillerde yüzmeye götürürdü. Birçok semt bana yabancı değil, ama birçok semti de tanımıyorum. Hele Anadolu yakasını hiç tanımıyorum.”

Çok uzaklaşmadan Boğaz’a bakan bir çay bahçesi bulduk, bahçe hizmetlisi “Semaver mi istersiniz, bardakla mı getireyim çayınızı?” Nişanlım bana bakarak “Semaver işi çok uzatır, biz birer bardak çay içelim, arkadaşlar birazdan yürüyüşe geçer, gecikmeyelim.” “Olur, birer bardak çay alalım, yanında birer de tosta ne dersin? Ben acıktım.” “Birer tost iyi olur.”

Söylüyoruz, görevli vakit geçirmeden birer bardak çayla dönüyor “Tostlarınızı hemen getiriyorum.” Başkentte yaratamadığımız fırsatı burada bulmuşuz, hem de Boğaz’a karşı, çok hoşumuza gitti sabahın henüz geçmemiş nemli serinliğinde çay yudumlamak. Suya vuran sabah güneşi akıntının ve hafif dalganın üzerinden bize gülümsüyor, bu fırsat bir kere daha yaşanmaz, ben bir kere daha akmam Marmara’ya, siz de bir kez daha gelmezsiniz buralara, tadını çıkarın Boğaz’a karşı bir çift kumru gibi söyleşmenin, der gibi. Suyun hafif şıpırtısı çok yakınımızda mırıldanan bir ezgi sanki, bizim oturmamızı bekliyormuş. “Sami binlerce insan gelecek bu yıl 1 Mayıs şölenine, çok görkemli geçecek bu sene.” “Ne binleri, yüz binler gelecek, Taksim’e sığmayacak insanlar.” Sohbet bayramın önemi ve emek kuruluşları üzerinde sürerken görevli tostlarımızı da getiriyor “Birer çay daha alır mısınız?” Ayfer “Evet, demli olsun lütfen.” Çayımızla sabah tostu iyi geldi, açlığımızı bastırdı, sıcak bir şey yemek rahatlattı.

Bizim gibi acıkan birçok arkadaşımız da kahvaltı yapabilecekleri yerler aramış, ayaküstü bir şeyler atıştırdıktan sonra toplanacağımız yerde birikmeye başlamışlar. Bayram şimdiden başladı sayılır, yer yer marş mırıltıları, bildiğimiz bir ezgi duyuluyor. El ele yürüyerek dönerken, diğer otobüslerle gelen arkadaşlarımızla selamlaşıyor, hal hatır soruyor, bayramın görkemli olacağı üzerine konuşuyoruz. Başka kentlerde çalışan, uzun süre görmediğimiz öğretmen arkadaşlarımızla karşılaştıkça, görüşmenin sevinciyle sohbetlere dalıyoruz. Toplantı görevlisi arkadaşlar herkesin sıraya girmesini, az sonra yürüyüşe geçeceğimizi duyuruyor. Ülkenin dört bir yanından gelen eğitim emekçileri TÖB-DER pankartı altında, ellerinde 1 Mayıs bayraklarıyla yürüyüş başlıyor.

Birçok emek örgütü üyeleri kendi sendikalarının pankartı altında yürüyor. Her ne kadar DİSK’li isçiler çoğunluktaysa da, TÜRK-İŞ’e bağlı sendikalar da dikkat çeker çoğunlukta. Çeşitli meslek odaları da emeğin bayramına katılıyor. Yürüyüş kolundaki en büyük gruplardan birisi eğitim emekçileri. Toplumsal gelişmenin en etkin tabakasıyız. En çok okuyan, okuduğunu öğrencilerine anlatan, bunu bir yaşam biçimi olarak gören insanlarız. Elbette öğrencilerimizin de aydın, yüzünü aydınlığa çeviren gençler olarak yetişmeleri hepimizin öncelikli uğraşı. Okuyor, anlatıyor, okumalarını öğütlüyor, geleceğimize sarılmalarını bekliyoruz. Yapıyorlar da.

Yürüyüş 1 Mayıs marşı eşliğinde heyecan içinde başladı. Katılım o kadar geniş kapsamlı ki yürüyüş kolu çok yavaş ilerliyor. Yürüyüşçüler marşlar söylüyor; bir marş bitiyor diğeri başlıyor, katılımcıların heyecanı da o oranda yükseliyor. Biz el ele yürümeye devam ediyoruz. Aynı kentlerde oturup da uzun süre görüşemediğimiz yakın dostlarımız, karşılaştığımızda “Artık evlenin, bu kadar uzun nişanlılık olur mu?” diye takılıyorlar. “Aileleri ikna etmeye çalışıyoruz, itirazları giderir gidermez nikâh salonundayız, haber veririz.” İkna etmek çok zor. İkimiz de ülkedeki farklı inanç dizgeleri içinde yetişmiş ailelerden geliyoruz. Kolay değil bu çelişki içinde yetişmiş ailelerin bizim evliliğimizi benimsemesi; biz kabul edeceklerini istiyor, bekliyoruz.

(SÜRECEK)