Tarih bazen ağır aksak ilerler, bazen düğümlenir. Düğümlendiği anlarda bile olayların yön verdiği, yol çizdiği, kader belirlediği anlar vardır.
Bugün dünya, böylesi anları yaşıyor.
Hürmüz Boğazı’nda yaşananlar, ilk bakışta bir enerji yolu kavgası gibi görünüyor. Oysa gerçekte olan, daha derin bir kırılmadır: Küresel güç dengeleri sarsılıyor. Alışılmış üstünlükler tartışmaya açılıyor. “Yenilmez” sanılan iradelerin sınırları zorlanıyor.
Uzun yıllar askeri, ekonomik ve siyasal gücünü tartışılmaz bir üstünlük gibi sunan emperyalist güçler, ilk defa bu kadar açık biçimde zorlanıyor. Zira karşısında sadece bir devletin ötesinde direnç, kararlılık ve daha önemlisi teslim olmayan bir irade var.
İran’ın bu süreçte ayakta kalması bile başlı başına bir sonuçtur. Çünkü bu tablo, şu gerçeği yeniden anımsatmıştır: Hiçbir güç mutlak değildir. Hiçbir direniş, peşinen yenilmiş sayılmamalıdır.
İşin gerçeği, asıl mesele İran değildir. Asıl mesele, bu gelişmelerin Türkiye’ye ne söylediğidir.
Türkiye uzun zamandır kendi içinde bir sıkışma yaşıyor. Siyasal alan daralıyor, toplumsal gerilim artıyor, ekonomik dengeler bozuluyor. En önemlisi, iktidarın toplumsal meşruiyet üretme kapasitesi bitiyor.
Görünen gerçek meşruiyet azaldıkça, zor artıyor.
Yaşadıklarımız bundan ibaret. Siyasal iktidar, rıza üretmek yerine denetimi artırarak ayakta kalmaya çalışıyor. Ancak bu yöntem, kısa vadede sonuç üretse bile uzun vadede çürümeyi hızlandırır.
Zira baskı, çözüm değildir. Sadece sorunun üzerini örten geçici bir örtüdür.
İktidarın bir diğer dayanağı ise dış ilişkiler olmuştur. Ancak dünya değişirken, dış dayanakların da aynı kalacağını düşünmek, büyük yanılgıdır.
Hürmüz’de yaşananlar bu yanılgıyı açıkça ortaya koydu. Artık hiçbir küresel güç, eskisi gibi belirleyici değildir. Hiçbir ittifak, eskisi kadar güvenli değildir.
En önemlisi: Hiçbir ülke, başka bir güce yaslanarak kalıcı bir istikrar sağlayamaz.
Atlantik sistemi çatırdıyor. ABD’nin küresel etkisi aşınıyor. Avrupa ile arasındaki bağlar gevşiyor. Bu tablo, sadece bir dış politika konusunun ötesinde yeni bir dünya düzeninin habercisi gibi duruyor.
Mevcut durumda Türkiye’nin önünde iki yol kaçınılmazdır. Ya bu tarihsel kırılmayı doğru okuyup, yeni bir demokratik yapılanma sürecine girmek. Ya da eski dünyanın çöken dengelerine tutunarak daha derin bir krize sürüklenmek.
Bunun ortası yok. Arada kalmak, sadece çöküşü geciktirir.
Hürmüz’ün verdiği ders burada ortaya çıkıyor. Bir ülkenin gerçek gücü, dış desteklerde değil; kendi iç bütünlüğünde, hukukunda ve meşruiyetinde aranmalıdır.
Eğer bir iktidar, toplumuyla bağını zayıflatmışsa, dışarıdan aldığı destekler onu ayakta tutamaz. Tersine, o destekler kesildiğinde düşüş daha hızlı ve sert olur.
Türkiye’nin bugün en çok gereksinim duyduğu şey, yeni ittifaklar değil, yeni bir toplumsal uzlaşmadır.
Bu uzlaşı; hukukun üstünlüğünü esas alan, demokratik katılımı güçlendiren, aklı ve bilimi rehber edinen bir anlayış üzerine kurulmak zorundadır.
Unutulmasın ki tarih, sadece güçlü olanları değil, doğru zamanda doğru karar verenleri yazar.
Türkiye, tarihsel kıskaç içindedir. Hürmüz ise bu kıskacın göstergesidir. Görülen gerçek açıktır: Direnenler ayakta kalır. Yaslananlar ise tarihin tozlu raflarına kalkar.