Türkiye’de artık hiçbir kavram sadece hukuk anlamı taşımıyor. Adalet sözcüğü, çoktan siyasal mühendisliğin jargonuna dönüştürüldü. Mahkemeler yalnızca karar vermiyor; siyaseti biçimlendiriyor, parti dizayn ediyor, toplumun hafızasına müdahale ediyor.
Bugün “Mutlak Butlan” adı altında tartışılan konu da basit bir hukuk konusu değildir. Bu karar, her ne kadar bir mahkeme kararı olsa da, kokusu siyasidir. Ağır bir siyasi kokudur bu… Devletin hukuk gücü, muhalefetin iç çatışmalarıyla birleşmiş karanlık bir eşiktir.
Asıl ürkütücü olan ise, bir zamanlar “demokrasi”, “hukuk”, “adalet” söylemleriyle siyaset yapanların, şimdi aynı hukuksuz düzenin gölgesinde sahneye çıkmaya çalışmasıdır.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun karar öncesinde yayınladığı video, yalnızca bir açıklama değildir. O video, toplumun bilincinde bir ön hazırlık metnidir. CHP’yi “kirlenmişlik” ve “haram düzeni” üzerinden suçlayan söylemin hemen ardından gelen “mutlak butlan” kararı, kamuoyunda doğal olarak şu soruyu akla getirdi.
Acaba bu bir tesadüf müdür?
İnsanların artık tesadüflere bile inancı bitti. Zira ülkemizde yargının nasıl işletildiğini yaşayarak öğreniyoruz. Önce medya da konuşulur. Sonra iktidar çevreleri işaret verir, peşinden bazı savcılar devreye girer en sonunda hukuk adına siyasetin istediği sonuç üretilir. Yıllardır bu düzen değişmedi.
Üzücü olan, ana muhalefetin eski genel başkanının böylesi bir sürecin merkezinde olmasıdır.
Mahkeme kararıyla siyasi parti kongresi, üye ve delegelerinin iradesinin yok sayılması, sadece CHP meselesi değildir. Bu olay, açıkça Türkiye’de siyasetin yargı eliyle şekillendirilmesidir. Zira mesele bugün CHP’dir, yarın başka bir kurum, başka bir yapı, başka bir toplumsal irade olacağı açıktır.
İşte tam da bu nedenle yaşananlar, “mutlak butlan” değil; mutlak çürümedir. Çürüme yalnızca hukukta değildir. Siyasetin ahlakında da vardır.
Kaybedilmiş seçimlerin ardından halkın karşısına mahkeme koridorları ile çıkmaya çalışmak, demokratik meşruiyet üretmez. Tersine, siyasal itibarı daha da aşındırır. Zira halk, sandıkta verilmeyen yetkinin yargı yoluyla teslim edilmesini içine sindiremez.
Bir dönem “helalleşme”, “demokrasi”, “hukuk devleti” söylemleriyle toplumun önüne çıkan bir siyasetçinin, bugün iktidarın yargı gücünü kullanarak aynı çizgide anılması, Türkiye siyaseti adına trajik bir kırılmadır.
Daha da düşündürücü olan başka bir sessizliktir. Baroların, hukuk fakültelerinin, anayasa çevrelerinin ve kimi hukuk kurumlarının bu tablo karşısındaki cılız tutumudur. Çünkü hukuk, yalnızca sizin işinize geldiğinde savunulursa, adına hukuk değil, çıkar düzeni denir.
Şu an ortaya çıkan tablo, Türkiye’de yargının siyasal gereksinimlere göre konumlandığı yönündeki kuşkuları büyütmektedir. Zaten yabancı basının olayı “muhalefete yargı darbesi” olarak vermesi de tesadüf değildir. Türkiye’nin dışarıdaki görüntüsü artık demokratik rekabet değil, yargı sopasıyla hizaya çekilen bir siyasal düzen görüntüsüdür.
Ne acıdır ki, bu tablo yalnızca iktidarın değil; buna bilerek ya da bilmeyerek omuz veren herkesin sorumluluğudur.
Çünkü bazı dönemlerde susmak bile ortaklıktır. Bazı dönemlerde ise hukuk adına verilen kararlar, tarihin önünde bir utanç belgesine dönüşür.
Türkiye bugün yalnızca siyasi bir kriz yaşamıyor. Aynı zamanda ahlaki bir çöküş yaşıyor.
Doğrusu asıl “mutlak butlan” da burada başlıyor.