İklim değişir değişmez, nemli duvar diplerinde çoğalan mantarlar gibi siyasetçiler yine ortalığa saçılıyor.

Ne geçmişin yükünü taşıyan günlerin ne de o günlerden bugüne taşınmaya çalışılan hafızanın onlar için bir anlamı var. Çünkü hafıza; omuz isteyen bir yüktür, onlar ise her devrin rüzgârına savrulan kuru yapraklar gibi yön değiştirir.

19 Mayıs; yalnızca düşmana karşı verilen direnişin değil, aynı zamanda miskinliğe, teslimiyete ve kabullenilmiş suskunluğa kaldırılmış bir başkaldırının adıdır. Külleri soğumaya bırakılmış bir milletin içinden yeniden ateş yakabilmenin iradesidir.

Milletin önüne “onurlu yaşam” diye serilen İngiliz ya da Amerikan mandasını kurtuluş sanan anlayışa karşı duruşun adıdır aynı zamanda. Bugünün dünyasında Arap yarımadasının içine sürüklendiği bağımlılık düzenini, 107 yıl önce bu millete kader diye sunanlara karşı yükselen bir iradenin adıdır.

O günün İngiltere’sinin İstanbul’daki sarayı endişelendiren talepleri vardı:

Karadeniz’de Türkler ile Rum çeteleri arasında büyüyen çatışmaları durdurun, Türkleri bastırın…

Ve klasik Osmanlı refleksiyle bir plan devreye sokuldu. Bölgeyi yatıştıracak, rapor hazırlayacak bir müfettiş gönderilecekti. Sarayın güven duyduğu paşalardan Mustafa Kemal görevlendirildi. Beklenen; halkı susturması, direnişi söndürmesi, Anadolu’da yükselen öfkeyi bastırmasıydı.

Ama bazen devletin çizdiği rota ile tarihin çağırdığı yol aynı olmaz.

Mustafa Kemal, Anadolu’nun küllenmiş görünen toprağının altında hâlâ kor gibi yanan direniş iradesini gördü. Ve o andan itibaren kendisine verilen görevin değil, zihninde yıllardır büyüttüğü stratejinin peşinden yürümeye başladı.

Samsun’a atılan o ilk adım, bir kıyıya çıkan insanın değil; karanlıkta yolunu kaybetmiş bir millet için yakılan fenerin adımıydı. Havza’dan Erzurum’a, Sivas’tan Lozan’a uzanan süreç; Doğu ile Batı’yı Anadolu’nun merkezinde yeniden buluşturan büyük bir yürüyüştü.

Sonunda saraydan padişah gönderildi; fakat o saraya bu kez bir hanedan değil, halkın iradesi yerleşti. İşte o günler, bir milletin kendi kaderini kendi ellerine yeniden alışının başlangıcıydı.

19 Mayıs’tan üç gün önce Trabzon’da karaya çıkan Kazım Karabekir Paşa’nın halkı direnişe çağırması da bunun işaretlerinden biriydi. Milli Mücadele; tesadüflerin değil, vatanın parçalandığını gören bazı asker ve aydınların önceden olgunlaştırdığı tarihsel bir iradenin sonucuydu.

Bugün hâlâ bu gerçeği çarpıtanların varlığı ise, yalnızca kendi dar düşünce duvarlarının gölgesine mahkûm kalmalarındandır. Çünkü bazıları tarihe bakmaz; sadece kendi yankısını dinler.