Türkiye’de artık yeni bir yönetim biçimi var gibi görünüyor:
Ne tam demokrasi, ne tam hukuk devleti, ne de açık diktatörlük…
Adına belki de “Mutlak Butlan Cumhuriyeti” demek gerekiyor.

Çünkü ülkede her şey aynı anda hem var, hem yok.
Schrödinger’in kedisi bile bizim anayasal düzen kadar kararsız değildi.

Bugün iktidar, ana muhalefetin kurultayını “mutlak butlan” tehdidiyle tartışmaya açıyor. Yani diyor ki: “Siz aslında hiç seçilmediniz.”
İyi de insan ister istemez soruyor:
Aynı teraziyi biraz geriye doğru tutarsak, 2017 referandumu hangi hukuk evreninde geçerli sayılabilir?

Neticede o referandumun kaderini değiştiren şey, mühürsüz oyların oylama devam ederken geçerli kabul edilmesi değil miydi?
Hukukun en temel ilkesi şudur:
Kural maç başladıktan sonra değişmez.

Ama bizde değişti.
Hem de öyle sessizce değil; bütün ülkenin gözünün içine baka baka.

Sonra ne oldu?
O referandumun üzerine yeni rejim inşa edildi. Cumhurbaşkanlığı sistemi geldi. Ardından seçimler yapıldı, kararlar alındı, kararnameler çıkarıldı, kurumlar dönüştürüldü. Şimdi dönüp ana muhalefete “sizin kongreniz yok hükmünde olabilir” deniliyor.

O halde insanın aklına şu geliyor:
Bir binanın temeli yoksa, üst katların tapusu ne kadar sağlam olabilir?

Türkiye’de hukuk artık biraz çocuk oyununa döndü.
Kimin elinde güç varsa, düdüğü o çalıyor.
Kurallar sabit değil; ihtiyaçlara göre esniyor.
Bir gün anayasa kutsal metin oluyor, ertesi gün “yorum farkı”. Ya da kapatalım deniyor!

Üstelik mesele yalnızca iç hukuk da değil.
İktidarın meşruiyeti tartışıldığında, gözler bir anda Washington’a, Brüksel’e çevriliyor. İnsan şaşırıyor doğrusu…
Eskiden manda yönetimleri tankla gelirdi. Şimdi diplomatik tebessümle geliyor.

Amerikalı yetkililerin açık açık “Liderinize meşruiyet vermek gerekiyor” mealindeki açıklamaları, aslında çok şey anlatıyor.
Demek ki meşruiyet artık milletin vicdanından değil, uluslararası kredi mekanizmalarından dağıtılıyor.

Bir ülkenin iktidarı, kendi halkından çok dış dünyanın onayına ihtiyaç duyuyorsa orada demokrasi değil, jeopolitik abonelik sistemi vardır.

Karşılığında ne veriliyor?
Boeing anlaşmaları…
Enerji bağımlılıkları…
Stratejik tavizler…
Bitmek bilmeyen ekonomik teslimiyetler…

Ve bütün bunlar olurken halktan beklenen şey yalnızca şudur:
İnanmak.

Çünkü bu ülkede gerçeklerden çok, fragmanlar yönetiyor insanları.

Henüz test edilmemiş bir füze tanıtılıyor; manşetler zafer marşı gibi atılıyor.
Ortada çalışan sistem yok ama bilgisayar animasyonu hazır.
Maketi var, menzili var, gururu var…
Sadece kendisi yok.

Bir bakıyorsunuz, “10 yıl sonra hazır olabilir” denilen proje bugün millî kudret gösterisi diye sunuluyor.
Yani ortada henüz doğmamış bir teknoloji var ama propaganda çoktan askere gitmiş.

Artık dev bir reklam ajansına benzedik.
Ürün rafta yok ama reklam filmi Oscar’lık.

Kanal İstanbul yıllarca böyle pazarlandı.
Karadeniz gazı böyle anlatıldı.
Gabar petrolü böyle servis edildi.
KAAN böyle sunuldu.
TOGG böyle kutsandı.

Yönetenlerin en büyük başarısı belki de üretmek değil, hissettirmek oldu.

Jean Baudrillard yaşasa herhalde Paris’i bırakır Ankara’ya taşınırdı. Çünkü onun “simülasyon çağı” teorisi burada ete kemiğe büründü. Gerçeğin yerini görüntü aldı. Artık hakikat değil, hakikatin fragmanı dolaşıyor meydanlarda.

Millet de zamanla buna alıştı.
Var olmayan balın tadını konuşuyoruz hep birlikte.
Kimse kovana bakmıyor.

Belki de mesele tam burada düğümleniyor.

Bir toplum uzun süre korkuyla, propaganda ile ve sürekli kriz hissiyle yönetilirse; sonunda gerçekle bağı zayıflar.
İnsanlar doğruyu aramaz artık.
Sadece biraz daha az yorulmak ister.

O yüzden bugün ülkede en tehlikeli şey hukuksuzluk değil; hukuksuzluğun normalleşmesidir.

Çünkü bir ülkede herkes birbirine “yok hükmündesin” demeye başladığında, geriye yalnızca büyük bir boşluk kalır.

Ve boşluk, bazen en güçlü iktidardan bile daha korkutucudur.

*

Not:

Jean Baudrillard'ın simülasyon teorisi, modern toplumda medya ve göstergelerin gerçekliğin yerini aldığı, kopyaların orijinalden daha gerçek (hiper-gerçek) algılandığı bir durumu ifade eder.

Bu kuramda, simülakrlar (gerçeği olmayan kopyalar) aracılığıyla gerçeklik yitirilir ve "gerçek", simüle edilmiş göstergelerden ibaret hale gelir.

Fransız Düşünür Baudrillard’ın Simülasyon Kuramı; küresel insanın davranış ve düşünüş biçimlerini açıklamaya çalışır.