“İnsan beşerdir, şaşar” derler.

İyi de insan hep mi şaşar?

Elbette her insanın kusuru, her toplumun eksiği vardır. Ama bir şehir kendi hatalarını sürekli tekrar ediyorsa, artık mesele insanın şaşması değil; bir alışkanlık hâline gelen körlüktür.

İnsan gün boyu hayatın telaşı içinde yorulur. Akşam olunca nefes alacağı bir yer arar. Kimi evine döner, kimi kütüphaneye, kimi stadyuma, kimi tiyatroya. Kimi de ruhunu dinlendirmek için mescide, camiye, dergâha yönelir.

Oralarda insan, Yaradan’ın kendisine muhtaç olmadığını bilir. Ama kendi ruhunun ilahi huzura muhtaç olduğunu hisseder.

Ne var ki zamanla bu arayış başka bir şeye dönüşür. İnsan, huzur bulduğu bu alanları büyüteceklerini düşündüğü kişileri şehrin yöneticisi görmek ister. Hatta bazen bu alanların elinden alınacağı korkusuyla düşünmeden taraf olur.

İşte insanın kırılması tam da burada başlar.

Kaygı büyüdükçe insanlar birbirini dinlememeye başlar. Başkalarına yukarıdan bakar, farklı düşüneni anlamaya çalışmaz. Kaçar, kaçınır.

Oysa Anadolu toprakları öyle bereketlidir ki ne dikseniz filiz verir. Eğer bu bereketli topraklarda hâlâ yoksulluk, kavga ve huzursuzluk varsa bunun iki sebebi vardır:

Cehalet ve ihanet…

Peki kime ihanet?

En çok da kendimize…

Bugün hâlâ var olmayan hayallerle insanları kandıranlar, vaatlerle insanların iradesini alanlar var. Çünkü biliyorlar ki insan neye inanıyorsa gönlünü de oraya veriyor.

Bu yüzden bazıları şehirlerin kazanımlarını ziyan ederken, bazıları da şehri büyütmek için çırpınıp durur.

Bir zamanlar Osmanlı Balkanlar’dan çekilirken insanlar “Elveda Rumeli” demişti. O söz bir vedadan çok bir medeniyetin geri çekilişiydi.

Şimdi Anadolu’nun pek çok şehrinde başka bir veda duyuluyor:

“Elveda Çorum.”

Kimileri iş için, kimileri gelecek için, kimileri de umudunu kaybettiği için gidiyor. Daha da acısı, bazıları Anadolu’yu terk ederken “Elveda Anadolu” demeye hazırlanıyor.

Oysa bu topraklar akıntıyla inilen bir nehir değildir.

Bu toprakların kalbi Kızılırmak gibi tek yönlü akar.

Bir şehri yücelten şey minarelerin yüksekliği değil, o minarelerin gölgesinde yaşayan insanların vicdanıdır.

Kutsal kitabın derinliği okunmazsa, medreseler bilimle buluşmazsa, kader sadece beklenen bir yazgıya dönüşür. Oysa kader çoğu zaman insanın gayretinde gizlidir.

Her devrin adamı olup hiçbir zaman şehrin adamı olamayanlar, menfaatleri için renkten renge girenler, bukalemuna dönenler… Yıllar içinde gözlerimizi bile yordu.

İyi insanlar ise farklıdır.

Toplumun sorunlarıyla uğraşmayı görev bilirler. Zayıf olanı korumayı, haksızlığa karşı durmayı sorumluluk sayarlar.

Ama bugün etrafımıza baktığımızda sık sık aynı sözleri duyuyoruz:

“Sabret.”

“Nasip.”

“İtaat.”

Bu sözler bazen insanın vicdanını teselli etmek yerine onu uyuşturur.

Aklı frenler, sorgulamayı köreltir.

Sonra bir gün insan camide hutbe dinlerken içinden şu soru yükselir:

Adalet neden sadece sözde kalıyor?

Ne imam anlattığını hayatında yaşar, ne hâkim kitabın söylediğini kürsüde uygularsa… insanlar hem adaleti hem de inancı sorgulamaya başlar.

O zaman şu sorular ortaya çıkar:

İslam hoşgörü dinidir denir; neden hoşgörü yoktur?

Adalet dinidir denir; neden adalet bulunmaz?

Barış dinidir denir; neden insanlar mezheplere bölünür?

Mahalle mahalle ayrılan, hizmeti bile tarafına göre dağıtan bir anlayışın içinde şehirler yavaş yavaş ruhunu kaybeder.

Tarihte birçok katliamın, sürgünün ve haksızlığın arkasında aynı cümle vardır:

“Kamu yararı.”

Eğer kamu yararını siyasallaşmış güçler belirliyorsa, o yerde huzur kalmaz.

Tıpkı atom bombasının düştüğü yerde ot bitmemesi gibi…

“Kamu yararı” bazen bir gerekçe olur, bazen de yok etmenin aracı.

Oysa bu topraklarda bir zamanlar Hititler yaşadı.

Taşlara yazı kazıdılar, yollar kurdular, ticaret ağları oluşturdu. Dünyanın ilk yazılı barış antlaşmalarından birini yaptılar.

Büyük düşündüler.

Bugün ise insanlar akşam evine döndüğünde çocuklarına ekmek bulamıyorsa, hiçbir hutbe o insanın içindeki huzursuzluğu susturamaz.

Şehirlerin kaderi de tam burada belirlenir.

Zaman geçer, nesiller değişir.

Ama omurgası olan insanlar bir şehrin hafızasını ayakta tutar.

Leylekler göç eder.

Fakat şehirde kalıp omurgasını kaybetmeyen insanlar varsa, o şehir yaşamaya devam eder.

Belki de leylekler gökyüzünde yeniden göründüğünde, bazı yüzleşmeler kaçınılmaz olmalıdır.