Tarih bazen ilerlemez… Sahne değiştirir. Dün ormanların içi Vietnam’ın Mekong deltasındaki savaş, bugün çöllerin kıyısında Hürmüz Boğazında. Değişmeyen gerçek: Büyük güçlerin kendi güçlerine fazla inanması.

Zira imparatorlukları yıkan düşmanlarından çok, kendi yanılgılarıdır.

Vietnam Savaşı, askeri tarih açısından bir çatışmadan öte: bir zihniyet kırılmasıydı. ABD, teknolojinin insan iradesini yenebileceğine inanıyordu. Bombardıman uçakları, napalm yağmurları, elektronik gözetleme sistemleri… Tüm hesaplar yapılmıştı.

Hesaplanmayan tek unsur: Toplumların direnme iradesi.

ABD ordusu savaş alanını kontrol ediyor, anlam veremiyordu. Harita üzerinde kazanılan, gerçekte kaybediliyordu.

Sonunda ortaya çıkan kavram: Vietnam Sendromu.

Bu sendrom, askeri yenilgiden de derindi. Sınırsız gücün anlamsızlığı ABD kamuoyunun yüzüne çarpıyordu.

1979 İran Devrimi, Washington için yalnızca bir rejim değişikliği değildi; küresel prestij kaybıydı. ABD Büyükelçiliği baskını ve 444 gün süren rehine krizi, dünyanın en güçlü devletinin itibarına indirilen sembolik bir darbeydi.

O gün başlayan kırılma hiçbir zaman bir türlü kapanmadı.

Devletlerin hafızası uzun olur. Özellikle aşağılanma duygusu söz konusuysa…

İran’a yönelik askeri operasyonların gerekçeleri değişebilir.

Fakat tarihin derinliklerinde başka çıkış yolları da vardır: geçmişi düzeltme arzusu.

Sorun burada başlıyor.

Zira savaşlar geçmişi düzeltmek için değil, geleceği kurmak için yapılır. Gelecek hesabı olmayan savaşlar ise strateji yerine, tepki üretir.

Vietnam’da yapılan hata buydu. Irak’ta tekrarlandı. Afganistan’da daha da derinleşti.

Şimdi aynı soru Hürmüz’de soruluyor: Askeri üstünlük, siyasi sonucu garanti eder mi?

Tarihin açık yanıtı: Hayır.

ABD’nin askeri kapasitesi tartışılmaz. Ancak modern savaşların doğası değişmiştir. Bir ülkeyi bombalayabilirsiniz; ama bir toplumu teslim alamazsınız.

Gerilla savaşları, asimetrik stratejiler ve uzun süreli yıpratma taktikleri, güçlü orduların zayıf noktasıdır. Vietnam bunu kanıtladı. Irak pekiştirdi. Afganistan son noktayı koydu.

İran ise bu üç deneyimden ders çıkarmış olmalı: Coğrafyası geniş, nüfusu büyük, ideolojik mobilizasyon kapasitesi yüksek ve bölgesel vekil ağları güçlü bir ülke…

Böyle bir yapıya karşı hızlı zafer beklentisi, askeri analizden çok siyasi iyimserliktir.

Savaşın en kırılgan noktası cepheden çok, karar merkezidir.

Siyasi liderlik ile askeri akıl arasındaki uyumsuzluk, tarihte sayısız yenilginin ortak nedenidir. Strateji ile taktik arasında uyum olmazsa savaş bir plan değil, bir gürültüye dönüşür.

Sun Tzu’nun iki bin beş yüz yıl önce söylediği söz bugün hâlâ geçerlidir: “Stratejisiz taktik, yenilgi öncesi yapılan gürültüdür.”

Hürmüz’de duyulan ses biraz da bu gürültüyü anımsatıyor.

Hürmüz Boğazı yalnızca bir deniz geçidi değil, Dünya enerjisinin atardamarıdır. Burada yaşanacak uzun süreli kriz, sadece tarafları değil küresel ekonominin de dengesini sarsar.

Savaşlar artık yerel değildir. Petrol fiyatı yükselince, toplumların iç dengeleri de sarsılıyor. Ekonomik krizler siyasi krizleri doğuruyor. Cepheden çıkan savaş, dünyaya yayılıyor.

Bir savaşın kazananı yoktur, yalnızca daha geç kaybedenleri vardır.

Vietnam’da ABD askeri olarak değil, stratejik olarak yenildi. Irak’ta rejim devrildi ama düzen kurulamadı. Afganistan’da yirmi yıl süren savaş, başladığı noktaya geri döndü.

Şimdi İran dosyası açılıyor.

Soruyoruz: Washington yeni bir savaş mı başlatıyor, yoksa tarihte kapanmamış hesapları yeniden mi yaşıyor?

Eğer savaşın hedefi net değilse…Eğer siyasi sonuç askeri araçlardan kopuksa…
Eğer toplumların direnci küçümseniyorsa… Tarihsel sonuçlar değişmez. Büyük güçlerin en büyük yanılgısı, gücün sürekliliğine inanmalarıdır. Oysa tarih, gücün değil aklın kalıcı olduğunu gösterir.

Vietnam bunu öğretti. Irak anımsattı. Afganistan doğruladı. Şimdi Hürmüz’de aynı yankı duyuluyor.

Belki de mesele İran değildir. Belki mesele, süper güçlerin hâlâ öğrenemediği o eski derslerdir.

Savaş başlatmak kolaydır. Fakat tarihsel gerçeklerden kaçmak olanaksızdır.