Bir gün birisi kalabalığın ortasında yüksek sesle “Suçlu ayağa kalksın!” dese…

Eskiden olsa şöyle bir etrafıma bakardım.

Şimdi mi? Hiç ikileme düşmeden

Hemen ayağa kalkarım.

Zira ülkemizde insan, özellikle gazeteciyse, yazar, çizerse suçlu olduğunu sonradan öğreniyor. Önce haber yapıyorsun, sonra neden yaptığını anlatmaya çalışıyorsun, sonunda da yaptığın işin suç sayıldığını televizyonlardaki alt yazılardan öğreniyorsun.

Şimdi düzen böyle.

Önce karar veriliyor, sonra suç bulunuyor.

Önceleri gazeteciler soru sorardı.

Şimdi gazetecilere soruluyor: “Bunu neden yazdın?”, “Sana kim söyledi?” “Bunu yazarken amacın neydi?”

Sanki gazeteci değil gizli bir örgüt üyesi…

Oysa gazeteciliğin özü basit: Görmek, duymak ve anlatmak.

Fakat anlaşılan o ki en büyük suç tam da bu üçüdür.

Görmek…

Duymak…

Anlatmak…

Televizyon ekranlarında, mahkeme koridorlarında, sosyal medyanın sanal meydanlarında aynı sahneyi izliyoruz.

Gazeteci haber yapıyor.

Sonra haber tartışılmıyor; gazetecinin kendisi tartışılıyor.

Haberin doğruluğu değil, gazetecinin niyeti yargılanıyor.

Bir noktadan sonra insan şunu fark ediyor:

Ülkemizde gerçekler değil, gerçeği söyleyenler tehlikeli sayılıyor.

Bir sabah uyanıyorsunuz…

Bir bakıyorsunuz, Merdan Yanardağ içeride.

Bir başka gün Alican Uludağ hakkında soruşturma.

Sonra İsmail Arı’nın yaptığı haberler suç delili gibi dosyalara giriyor.

İnsan ister istemez aynaya bakıyor:

“Acaba sırada kim var?” diye değil…

“Acaba henüz neden değilim?” diye.

İşte kara mizah tam burada başlıyor.

Zira korkunun en ileri aşaması, insanın kendi durumuna gülmeye başlamasıdır.

Önceleri gazeteciler iktidarı izlerdi.

Şimdi gazeteciler birbirini izliyor:

“Kim gözaltına alındı?”

“Kim hakkında dava açıldı?”

Kim yurtdışı yasağı aldı?”

Basın toplantıları bile değişti.

Önceleri not defteri taşınırdı.

Şimdi avukatının kartviziti...

Birileri hâlâ çıkıp “Türkiye hukuk devletidir” dediğinde kimse kızmıyor artık.

Sadece hafif bir tebessüm oluyor yüzlerde.

Çünkü bu tümce, yağmur yağarken “hava güneşli” demek gibi bir şey.

Gerçekle tartışmıyor insan; sadece şemsiyesini biraz daha sıkı tutuyor.

Asıl garip olan şu ki: Gazeteciler sustukça huzur gelmedi.

Sorular azaldı ama sorunlar bitmedi.

Manşetler küçüldü ama dertler küçülmedi.

Demek ki sorun gazeteciler değilmiş.

Sorun, gerçeğin kendisiymiş.

Çünkü gerçekler rahatsız edicidir…

Gerçek alkış istemez.

Gerçek izin istemez.

Gerçek korkmaz.

Bu nedenle gazeteci her dönemde biraz yalnızdır.

Arkasında büyük güçler yoktur.

Saraylar, holdingler yoktur.

Sadece okurunun sessiz güveni…

Bir de gece yatağa başını koyduğunda kendisine sorabildiği o soru: “Bugün susmadım mı?”

Eğer yanıt “susmadım” ise, işte asıl suç orada başlıyor.

O yüzden artık şaşırmıyorum.

Bir gün meydanlarda biri çıkıp yine bağırırsa: “Gazeteciysen ayağa kalk!”

Hiç ikileme düşmeden

Hemen ayağa kalkarım.

Zira ülkemizde bazen ayakta kalmanın tek yolu, suçlu ilan edilmeyi göze alabilmektir.

Belki de tarih, oturanları değil ayağa kalkanları anımsayacaktır.