Zaman içinde tarihin akışı bazen yavaşlar, bazen de hızlanır. Olaylar yalnızca yaşanmaz; aynı zamanda yön belirler. Türkiye bugün böyle bir eşiğin önünde duruyor. Günlük siyasetin gürültüsü altında daha derin bir tartışma sürüyor: Devlet ile toplum arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanması gereği.
Hegel, devleti yalnızca bir iktidar aygıtı olarak değil, toplumun ortak iradesinin örgütlenmiş biçimi olarak tanımlar. Devlet hem bireyin karşısında duran bir güç hem de bireyin kendi varlığını gerçekleştirdiği ortak zemindir. Bu denge bozulduğunda devlet toplumdan uzaklaşır; içsel bağlarını kaybeder, giderek dışsal bir güce dönüşür ve meşruiyetini toplumun rızasından değil, zor kullanımından almaya başlar.
Hukuk, devlet ile toplum arasındaki görünmez sözleşmedir. Hukuk zayıfladığında güven duygusu da çöker. Yurttaş, hakkının korunacağına inanmadığı devlete karşı aidiyet hissini yitirir. Gücün sınırlarını aşması adalet üretmez; korku üretir.
Ülkemizde tartışılan konu budur. Hukuk güvenliği artık gündelik yaşamın bir kaygısına dönüşmüştür. İnsanlar yalnız düşüncelerini değil, geleceklerini ve kazanılmış haklarını da sorgular hale gelmiştir. Hukukun eşit uygulanmadığı algısı güçlendikçe devlet ortak bir alan olmaktan çıkar, taraf gibi görünmeye başlar.
Devletin sertleşmesi çoğu zaman gücünün arttığını değil, toplumsal meşruiyetinin azaldığını gösterir. Rıza azaldıkça zor görünür hale gelir. İktidar kendisini toplumun bütünü yerine belirli bir ideolojik çevrenin temsilcisi olarak konumlandırdığında, devlet ile millet arasındaki açı büyür.
Oysa millet tek sesli bir yapı değildir. Farklı düşünce ve yaşam biçimlerinden oluşur. Devletin görevi bu farklılıkları bastırmak değil, birlikte yaşamanın hukukunu kurmaktır. Belirli bir dünya görüşünün toplumun tamamına dayatılması, temsil iddiası ile toplumsal gerçeklik arasındaki gerilimi artırır.
Cumhuriyet’in tarihsel anlamı da buradadır. Cumhuriyet, devletin meşruiyetini kutsal ya da ayrıcalıklı kaynaklardan alıp yurttaş iradesine dayandırır. Laiklik ise yalnızca din-devlet ayrımı değil, devletin tüm yurttaşlara eşit mesafede durma ilkesidir. Günümüzde yaşananlar, bu temel fikrin yeniden sınanması etrafında yoğunlaşıyor.
Toplumun geniş kesimleri Cumhuriyet’in kazanımlarını gündelik yaşamın doğal bir parçası olarak görmektedir. Modern yurttaşlık bilinci, geri döndürülmesi kolay olmayan bir tarihsel birikim yaratmıştır. Bu nedenle yaşanan siyasal gerilimler yalnızca bir iktidar mücadelesi değil, devletin nasıl bir karakter taşıyacağına dönük bir yön arayışıdır.
Son yıllarda yargı süreçleri etrafında yaşanan tartışmalar bu arayışın en görünür halidir. Hukukun siyasal mücadelelerin aracı gibi algılanması en büyük zararı devlete verir. Çünkü adaletin tartışmalı hale geldiği yerde hiçbir karar toplumsal huzur üretmez. Devleti koruma iddiasıyla hukukun zayıflatılması, aslında devletin temelini aşındırır.
Güven, devletin sermayesidir. Eşitlik yoksa güven de yoktur. Yurttaşlık duygusu zayıflar; insan kendisini devletin öznesi değil, nesnesi gibi görmeye başlar. O anda siyasal kriz, toplumsal krize dönüşür.
Türkiye bugün böyle bir psikolojik eşikten geçmektedir. Ancak tarih yalnız krizlerden ibaret değildir; aynı zamanda anımsama anlarıdır. Toplumlar gerilim dönemlerinde temel ilkelerini yeniden keşfeder. Cumhuriyet, her kuşağın yeniden anlamlandıracağı ortak bir sözleşmedir.
Asıl soru şudur: Devlet yurttaşlarının ortak evi mi olacak, yoksa mevcut siyasal iradenin bir aracı mı?
Bu sorunun yanıtı yalnız siyasette değil; hukukta, düşüncede ve toplumsal vicdanda şekillenecektir. Türkiye Cumhuriyeti ikinci yüzyılına girerken yeni bir hesaplaşmanın eşiğindedir. Bu hesaplaşmada kişiler değil, ilkeler belirleyici olacaktır.
Tarihsel gerçek açıktır: Toplumdan kopan hiçbir düzen sonsuza dek yaşayamaz.
Zira her kötü sonsuzluk, eninde sonunda kendi sınırına dayanır.