Ülkemizde gerçeğin ne zaman konuşulacağı, çoğu zaman ne olduğundan daha önemlidir. Ne yazık ki bu topraklarda gerçek çoğu zaman bulunmaz; ancak uygun görüldüğü an açıklanır.

Bir dosya düşünün… Yıllarca ortada durur.
İddialar dolaşır.
Aileler feryat eder.
Toplum duymak istemez.
Devlet susar.

Sonra bir gün, aynı dosya, birdenbire “aydınlatılmaya başlanır.”

İşte o gün, mesele artık yalnızca bir adli vaka olmaktan çıkar. Bir zamanlama meselesine dönüşür.

Gülistan Doku dosyası da tam olarak böyle bir hikâyedir. Yıllarca karanlıkta kaldığı söylenen, çözülemediği iddia edilen bir dosya…

Oysa mesele, çoğu zaman karanlık değildir.
Sadece ışık açılmamıştır. Aile yıllarca bağırdı.
“Vali” diye seslendi.
“Devlet” diye haykırdı.

Fakat o ses, yankı bulmadı. Ülkemizde bazı seslerin duyulması için önce uygun bir politik atmosferin oluşması gerekir. Adalet, bazen hukuk kitaplarına değil; gündemin takvimine bakar.

Sonra ne olur? Bir gün gelir…
Aynı dosya, birden “öncelikli” oluverir.

Daha düne kadar susanlar konuşur.
Görmeyenler görür.
Hareketsiz olanlar harekete geçer.

O an, sahneye yeni kahramanlar çıkarılır.

Bir vali… Bir başsavcı… Hikâye yazılır.

Gizli çalışmalar…
Vicdani çıkışlar…
“Benim de kızım var” diyen tümceler…

Toplumun ihtiyacı olan şey gerçektir ama ona sunulan şey çoğu zaman hikâyedir.

Bu hikâyenin merkezine yerleştirilen kişi ile yıllarca ödüllere boğulan kişi, aslında aynı validir. İşte tam burada ikinci perde açılır.

Ödüller. Bu ülkede başarı, çoğu zaman sonuçla değil; sunumla ölçülür.

Bir bakarsınız… Bir bürokrat, yılın kaymakamı olur.
Sonra yine olur.
Sonra tekrar olur.

Yetmez…

Çocuk dostu olur.
Toplum dostu olur.
Geleceğe yön veren isim olur.

Plaketler çoğalır.
Takdirnameler dizilir.
Beratlar sıralanır.

En sonunda ortaya bir tablo çıkar:

Ödüller var.
Ama hesap yok.
Asıl mesele de burada başlıyor.

Çünkü liyakatın olmadığı yerde, ödül bir ölçü değil; bir propaganda aracıdır.

“Sen bana, ben sana” al ver düzeni…

Alkışın kurumsallaştığı, eleştirinin suç sayıldığı bir yapı…

Orada başarı, gerçek bir emeğin sonucu değil; karşılıklı bir onay mekanizmasının ürünüdür.

Bu yüzden o ödüller çoğu zaman ne yapıldığını göstermez. Fakat bir şeyi çok net gösterir: Kimin kimi parlatmak istediğini.

Sonra… Gerçek gelir. Sessiz…
Ama ağır…

Hiçbir plaketin örtemeyeceği kadar çıplak…

İşte o zaman anlaşılır: Bir insana verilen ödüller, onun kim olduğunu değil; o dönemin ne kadar sahte olduğunu anlatır.

Bugün önümüzde duran tablo şudur: Bir dosya…
Bir zamanlama…
Bir kahramanlık anlatısı…

Arkasında kabaran bir ödül enflasyonu…

Hepsi bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey ne adalettir ne de başarı…

Bu, sadece bir algı yönetimidir.

Oysa gerçek soru daha yalındır. Eğer bu dosya bugün aydınlanabiliyorsa, dün neden aydınlatılmadı?

Eğer bu insanlar bugün harekete geçebiliyorsa, dün kim onları durdurdu?

Daha önemlisi… Eğer bu kadar ödül doğruysa, bu kadar gerçek neden eksik?

Bir ülkede adalet gecikiyorsa, sorun yalnızca adalet değildir.

Bir ülkede ödüller çoğalıyorsa, sorun yalnızca başarı değildir.

Orada daha derin bir şey vardır: Gerçeğin yerini, hikâyenin aldığı bir düzen…

Ve o düzende… En çok alkışlananlar değil, en çok susulanlar gerçeği yansıtır.