Toplumsal Aidiyet, Sessiz Çözülme ve Türkiye’nin Geleceği Üzerine
CHP’de yaşanan süreci yalnızca bir “hukuk tartışması” olarak okumak bana eksik geliyor.
Çünkü Türkiye’de siyaset hiçbir zaman sadece hukuk metinleriyle şekillenmedi. Hukuk çoğu zaman görünen yüz oldu; asıl mücadele ise güç dengeleri, toplumsal yönelimler, devlet aklı, uluslararası stratejiler ve toplum mühendisliği tartışmaları üzerinden yürüdü.
Bugün CHP’de yaşanan “mutlak butlan” eksenli kriz de bana göre sadece bir kurultay veya yönetim tartışması değildir. Bu mesele; muhalefetin geleceği, Türkiye’nin yönetim modeli, yerel yönetimlerde oluşan yeni siyasi odaklar ve Cumhurbaşkanlığı adaylığı üzerinden şekillenen daha büyük bir güç mücadelesinin parçası gibi görünmektedir.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta vardır:
Türkiye gibi jeopolitik olarak kritik bir ülkede yaşanan büyük siyasi kırılmaların hiçbirisi yalnızca iç dinamiklerle açıklanamaz.
Yakın tarihimize baktığımızda bunu açıkça görürüz.
MHP’de yaşanan ayrışma yalnızca bir kongre krizi değildi.
Fazilet Partisi’nde yaşanan kırılma yalnızca fikir ayrılığı değildi.
Türkiye’de siyasi dönüşümler çoğu zaman içerideki gerilimlerle birlikte dış dünyanın beklenti ve müdahalelerinden de etkilenmiştir.
Bugün bölgemizde yaşanan gelişmelere baktığımızda; Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmeye çalışıldığı, etnik fay hatlarının sürekli kaşındığı, üniter devlet yapılarının tartışmaya açıldığı, federal modellerin çeşitli çevrelerce yüksek sesle dillendirildiği bir süreçten geçiyoruz.
Bu nedenle toplumun önemli bir kısmı yaşanan siyasi krizlere yalnızca parti içi mesele olarak bakmıyor.
İnsanlar doğal olarak şu soruları soruyor:
Bu tartışmalar Türkiye’yi nasıl bir yönetime götürür?
Yeni anayasa tartışmalarının arkasında nasıl bir siyasal vizyon vardır?
Üniter devlet yapısı korunacak mı?
Yoksa Türkiye farklı kimlikler ve bölgeler üzerinden yeni bir siyasal modele mi evriltilecek?
Açık konuşmak gerekir ki; federasyon tartışmalarının bu topraklarda çok hassas bir karşılığı vardır.
Çünkü Türkiye Cumhuriyeti sadece bir devlet değil, aynı zamanda tarihsel bir birlik projesidir.
Bu millet Çanakkale’de, Sakarya’da, İstiklal Harbi’nde; etnik kimlikler üzerinden değil, ortak vatan ve ortak kader anlayışıyla mücadele vermiştir.
Bu yüzden toplumun geniş kesimleri, Türkiye’nin üniter yapısını zayıflatabilecek her tartışmayı doğal olarak bir güvenlik meselesi olarak görmektedir.
Ben şahsen; Türkiye’nin farklı kimliklerini koruyarak demokratikleşmesini başka, devletin üniter yapısının tartışmaya açılmasını ise tamamen başka bir konu olarak değerlendiriyorum.
Çünkü demokratikleşme başka şeydir, devletin çözülmesi başka şeydir.
Ve inanıyorum ki bu aziz millet, hangi siyasi görüşten olursa olsun, ülkenin birlik ve bütünlüğünü tehdit edecek bir yapıya kolay kolay rıza göstermeyecektir.
Ancak bugün asıl dikkat edilmesi gereken başka bir kırılma daha vardır.
Memleketin üzerine çöken bu kurşun gibi siyasi sis bulutu içinde toplum giderek yalnızlaşıyor.
Herkes konuşuyor…
Ama toplumun gerçek sesi giderek kayboluyor.
İnsanlar artık yalnızca ekonomik krizlerden değil; sürekli gerilimden, sürekli taraf olmaya zorlanmaktan, sürekli kutuplaştırılan dilden de yoruluyor.
En tehlikeli kırılma ise tam burada başlıyor.
Çünkü bir toplum; “Konuşsak ne değişecek?” duygusuna sürüklenmeye başladığında yalnızca siyasi değil, sosyolojik bir çözülme de başlar.
Bugün insanlar yalnızca geçim derdi taşımıyor.
Aynı zamanda geleceğe dair aidiyet, güven ve huzur duygusunu da kaybetme korkusu yaşıyor.
Oysa bir devleti ayakta tutan yalnızca kurumlar değildir.
Asıl güç; ortak vicdan, ortak tarih, ortak kültür, ortak aidiyet ve toplumsal bilinçtir.
İbn Haldun’un asırlar önce işaret ettiği gibi; toplumları ayakta tutan şey yalnızca güç değil, ortak aidiyet ruhudur.
Ve bu aidiyet; ayrıştıran değil birleştiren, ötekileştiren değil kuşatan, çatıştıran değil ortak vicdan oluşturan bir Türk ve İslam irfanı üzerine inşa edilmelidir.
Çünkü bu toprakların mayasında; adalet, merhamet, hakkaniyet, emanet ahlakı, dayanışma ve ortak yaşam kültürü vardır.
Şer odakları toplumları önce ekonomik olarak değil, zihinsel ve kültürel olarak yıpratmaya çalışır.
İnsanların birbirine güvenini azaltır, ortak değerlerini aşındırır, aynı vatanın insanlarını birbirine yabancı hale getirir.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey yalnızca siyasi çözüm değildir.
Toplumsal bilincin yeniden inşa edilmesi artık kaçınılmazdır.
Çünkü aklıselim insanlar bilir ki; hayatta “keşke”lerle yaşanmaz.
Milletler de zamanında göremedikleri tehlikelerin bedelini yıllarca ödemek zorunda kalabilir.
Bu yüzden bugün; daha fazla kutuplaşmaya değil, daha fazla sağduyuya, daha fazla ortak akla, daha fazla vicdana ihtiyaç vardır.
Çünkü bir ülkeyi ayakta tutan şey korku değil; adalet duygusu, liyakat, fırsat eşitliği, ortak gelecek inancı ve toplumsal huzurdur.
Bugün yaşanan krizlerin sonucunun yalnızca mahkeme salonlarında veya sandıkta şekilleneceğini düşünmüyorum.
Önümüzdeki süreç; ekonomik baskılar, toplumsal kutuplaşma, küresel güç mücadeleleri, Ortadoğu’daki jeopolitik dönüşüm ve yeni anayasa tartışmalarıyla birlikte çok daha geniş bir zeminde ilerleyecek gibi görünüyor.
Bu nedenle mesele sadece CHP meselesi değildir.
Mesele; Türkiye’nin nasıl yönetileceği, hangi kimlikle yoluna devam edeceği ve Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında nasıl bir devlet yapısının korunacağı meselesidir.
Temennim odur ki; bu ülkenin bütün siyasi aktörleri, kısa vadeli siyasi hesapların ötesine geçerek, toplumsal huzuru ve devletin temel yapısını koruyan bir sorumluluk bilinciyle hareket eder.
Çünkü tarih bize şunu göstermiştir:
Bazı krizler partileri değiştirir.
Bazı krizler hükümetleri değiştirir.
Ama kontrolsüz büyüyen bazı krizler, devletlerin yönünü değiştirir.