Burhan Buruk’un yeni romanı, geçmişin karanlığıyla yüzleşmeye çağırıyor.
Bir şehir nasıl olur da aynı sokaklarda yaşayan insanlarına dar gelir? Dün aynı sofrayı paylaşan, aynı sokakta büyüyen, aynı bayrak altında nöbet tutan insanlar nasıl olur da birbirini düşman olarak görmeye başlar?
Burhan Buruk, Kayıp Cennetin Kırık Hafızası adlı romanında bu soruların peşine düşüyor.
1980 yılının Çorum’unda yaşanan toplumsal çatışmaların gölgesinde şekillenen roman, yalnızca bir dönemin acılarını değil, o acıları hazırlayan korkuları, ayrışmaları, önyargıları ve suskunlukları da ele alıyor. On altı yaşındaki Aras’ın gözünden başlayan hikâye, yıllar sonra geçmişin izlerini sürerken bir şehrin ortak hafızasına uzanıyor.
Romanın merkezinde yalnızca yaşanan olaylar değil, o olayların insanlarda bıraktığı izler var. Kimin ne yaptığı kadar, insanların neden sustuğu, kimin kimi koruduğu, kimin korkuya teslim olduğu ve sorumluluğun nasıl başkasına yüklendiği de sorgulanıyor.
Aras’ın geçmişle yüzleşme çabası, zamanla bir Hafıza Evi’nde buluşan tanıklıklara dönüşüyor. Her anlatılan yeni bir kapı aralarken bazı soruların cevapları kolayca bulunamıyor. Çünkü hatırlamak, yalnızca geçmişi anlatmak değil; insanın kendi payıyla da yüzleşmesini gerektiriyor.
Kayıp Cennetin Kırık Hafızası, bir tarafı haklı, diğer tarafı suçlu ilan ederek geçmişi kolayca açıklamaya çalışmıyor. İnsanı, toplumu ve dönemin koşullarını birlikte sorguluyor. Unutmanın her zaman iyileştirmediğini, bazen suskunluğun geçmişteki yaraları gelecek kuşaklara taşıdığını hatırlatıyor.
Bu romanın temel sorusu belki de bütün bir toplumun kendisine sorması gereken sorudur:
Birbirimize düşman olmayı kimden öğrenmiştik?
Burhan Buruk’un romanı, geçmişin hesabını intikamla değil, hafızayla ve yüzleşmeyle arayan; ortak acıların içinden yeniden insan olabilmenin imkânını sorgulayan bir eser olarak okurla buluşuyor.





